| Ali Ekber Ateş: RIFAT ILGAZ ŞİİRİ ÜSTÜNE KENDİMCE KÜÇÜK BİR DENEME& |
|
Ali Ekber Ateş: RIFAT
Biçim açısından bakıldığında, özellikle, “güzellik bilimi” olarak “estetiğin”, o “altın oranlar kanunu”nun mükemmelliğini arayan titizliği görülmez. Öyle bir kaygı güttüğünü de düşünmüyorum, şiirlerinin biçimsel kurgusunu oluştururken Rıfat Ilgaz öğretmenimizin. Dizelerin istiflenişi, dizilişleri, uzunluk ve kısalıkları, biçimsel görüntü ve kurgusal yapısında bu çok rahatlıkla görebilir. Ancak, aynı diziliş biçiminde bilinçli ve bilerek bir kuraldışılığı seçmiş olmasını ben, şuna bağlıyorum: Şiirinin seslenişinin yüksek idealler taşıması ve ses pekliğinin de bu ideallerde sağlam, diri, yalın ve halkça bir söylem duruluğuna ulaşması. Bu onun ne kadar usta bir şair olduğunun da bir belirtisidir. Dili kullanmadaki ustalığının yanında, halk dilinin varsıllıklarını sezmesi ve bu varsıllığı şiirine taşıması, şiirinde yoğura yoğura kullanması, çok güçlü bir damardan beslendiğinin ve sağlam yapılar üzerinde inşa edildiğinin bir göstergesidir aynı zamanda. Bu açıdan bakıldığında Rıfat Ilgaz şiiri, Nazım Hikmet’in açtığı çığırda ilerleyişi, bu kanaldan beslenişi ve aynı kuşak şairleriyle, ister söyleyişte, ister şiir izleklerinde (şiirsel temalarda) ve isterse aynı konular çevresinde buluşsunlar, bunları şiirlerinde işlesinler, bu yakınlıklarında bile, Rıfat Ilgaz şiiri kendine özgülüğü ile diğerlerinden ayrılır. Söylenişindeki rahatlığı, Türkçe’nin lirik sesini şiirlerine aktarmasındaki ustalığı, halk söylemlerinden, deyimlerinden, ata sözlerinden yararlanışı, imgeselliğe dayanmayan anlayışı vb. gibi özellikleriyle de kuşaktaşlarından farklı bir yerde durur bana göre. Rıfat Ilgaz’ın bir önemli yanı da; toplumsal duyarlığı gelişkin her sanatçı gibi, geleceğin toplumunun içinde yer alacağı savaşsız, sömürüsüz bir dünyanın özlemini duyarak yaşaması ve yazmış olmasıdır. Bu anlamda insanı temel alıp insana yönelmesi ve çocukları düşünerek yazması, onu, daha anlaşılır kılmaktadır sanırım. İnsancı bu bakışı, şu kısacık şiirin de bile görebilmek olanaklı: “Sınıfın ozanıyım, mimli. Hababam Sınıfı’nın yazarıyım ünlü. Kim ne derse desin çocuklar için yazdım ben.” Bunda, hepimizin bildiği gibi Rıfat Ilgaz’ın içinden çıkıp geldiği dünya, yokluğa ve yoksulluğa karşı verilen yaşama savaşı ve bundan daha kötüsü, Birinci ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşları’nın insanlığa yaşattığı yıkımların gözle görünür ve hala da duyulur/duyumsanır olmasının etkisi çok büyük olmuştur kanımca. Aynı zamanda sözünü ettiğimiz süreç, bu kuşağın toplumsal bilincinin kökleşip filizlenmesine katkıda bulunmuştur. Buna bağlı olarak ‘batılı’ emperyalistler ile Sovyetler arasındaki soğuk savaş yılları, sosyalizmin giderek yükselen bir ivme kazanması ve bizde de etkisinin çok yakından hissedilir olması, batılı emperyalistleri korkutmuştur. Diğer taraftan Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda yenilen Almanya, bu yenilginin kamburuyla daha fazla yüzleşmek istemez. Afrika’da, Asya’da pazar yitirmiş olmasından dolayı ekonomik anlamda kan kaybetmektedir. Bu açmazdan kurtulmanın fırsatını kollamaktadır. Batı’nın giderek derinleşen açmazı, 1929 Ekonomik bunalımını doğurmuştur. Dünya yeni bunalımlara gebedir. ABD’de okyanus ötesinden bu bunalımın körükleyicisidir. Hırsızların, dolandırıcıların, katillerin, kürek mahkumlarının kurduğu ABD, Kızılderililere yaptığını, Asya ve Afrika halklarına yapacaktır bu kez. Ortaçağ’da keşifler yoluyla elde ettiği serveti tüketen emperyalist Avrupa, bu kaybını gidermenin yollarını doğuya açılarak bulmak istemektedir, yeniden. Öte yandan ABD, “yeni dünya düzeninin” peşinde ve büyük güç olmanın hesaplarıyla savaşın en büyük kışkırtıcısı olarak baş roldedir. Bütün bu olup bitenler, Avrupa’da Almanya’nın lehine bir gelişme gösterir. 1929 Ekonomik bunalımından kurtulamayan dünya (ki, o zamanlarda Avrupa, özellikle İngiltere bu dünyanın egemeniydi), henüz bunu atlatamamışken, 1933’te Hitler, Almanya’da iktidarı ele geçirir. Bütün muhaliflerini saf dışı bırakır, kendisini Almanya’nın şansölyesi ilan eder. Dünya ve insanlık, bir yanıyla ekonomik bunalımın etkisi altındadır hala, öbür yanda ise, ileride daha da büyük acılar yaşatacak Hitler belasıyla burun burunadır. Emperyalist Batı, bu açmazını Hitler’le aşmayı dener. Hitler’in çok kısa bir zamanda Avrupa’yı ve dünyayı kasıp kavuran çılgınlığına seyirci kalmasının altında, Sovyetleri yıkma planları vardır, Avrupa’nın ve de ABD’nin. Hitler’le gizlice yapılan antlaşmalar ve pazarlıklar, onun doğuya geçişine, hem de, 6 milyon Yahudi ve Çingenenin öldürülmesi pahasına izin verilir. Öyle ki, insanlık tarihinin en büyük devrimini gerçekleştiren layikliğin(laik) anavatanı Fransa, bir gecede teslim olur Hitler’e. Aslında amaç, Sovyetlerdeki sosyalist yönetimi devirmek, kuzey cephesini saf dışı bırakarak, Kafkaslar üzerinden Ortadoğu’ya inerek enerji kaynaklarını ele geçirmektir. Bütün planlar bunun üstünedir. Ancak planlar geri tepen bir silaha dönüşüp de, kontrolü eline geçirince Hitler, Batı yeni arayışlara girer. Stalin’le yapılan gizli antlaşmalar, bu kez, Hitler’i saf dışı bırakma üzerinedir. Hitler’in Sovyetlere yönelen güçlerinin yenilgisini yalnızca ora doğasının koşullarına bağlamak, iyi niyetten öte safdillik olur kanımca. İşte bundan ötürüdür ki, Hitler’in çok kısa bir sürede Avrupa’yı kontrolüne alması ya da buna izin verilmesi aslında, ABD ve Batı’nın yukarda da vurguladığım gibi, Kafkaslar üzerinden Ortadoğu’ya inmeleri ve bura zenginliklerini sömürme politikalarının bir parçasıdır. Sovyetlere karşı Hitler’ le oluşturdukları gizli ittifaklarını, bu amaçlar doğrultusunda kullandıklarını da yine bu bağlamda düşünmeli kanımca. Eğer böyle olmasaydı kahraman De GEAUL’ün Fransa’sı, bir gecede teslim olur muydu Hitler’e dersiniz? Bütün bu olup bitenler karşısında, savaşa girmemesine karşın Türkiye’de, karanlık kendini olabildiğince hissettirmiştir. Baskılar, zulümler, işkenceler, sürgünler, sindirmeler ve ardı arkası kesilmeyen faşistçe uygulamaların asıl amacı; düşünürleri, aydınları, sanatçıları, yazarları ve şairleri susturmaktır. Yani 1940 Kuşağı, yani Attila İlhan’ın demesiyle, “Fedailer Mangası”, böylesi koşullar içinde dirençle var etmişlerdir kendilerini; umutlarını diri tutarak, yarına güven duyarak… Bunu az gelişmişliğin bir göstergesi saymakla birlikte, batı emperyalizminin Mustafa Kemal’den ve onun en büyük eseri cumhuriyetten bir öç alma girişiminin bir parçası saymak gerekir. Bugünkü yaşadıklarımız ise, bu sürecin devamı olmakla birlikte, Türkiye’nin üniter yapısının, dil ve tarih bilincinin, layik cumhuriyetin ortadan kaldırılmasına yönelik çabaların son aşamalarına gelindiğini bilmek gerekir. Bu anlamda ve de bu çerçevenin içinde kalan bir Türkiye coğrafyasındaki olağanüstü koşullara bakıldığında, Rıfat Ilgaz’ın şiirinin niye bu kadar açık, duru, ama gür akışlı olduğu, toplumsalcı bir anlayışa neden temellendiği ve neden halktan, emekten yana sömürüye karşı taraflı bir duruş sergilediğini çak daha rahatlıkla anlayabiliriz. Rıfat Ilgaz, şiirlerindeki ses pekliğini, imgeselliğin denizinde boğdurup, yitip gitmesine izin vermez. Somut vurguları vardır. Gerçekçi oluşu, daha doğrusu “Toplumsalcı Gerçekçilik’e” yaslanarak, dünyayı bu gerçek(çi)lik içinde algılayışıyla, olup biteni en anlaşılır şekilde halka duyurmanın kaygılarını taşır. Onun içindir ki şiirlerinin söylenişinde/okunuşundaki bu kolay anlaşılırlık, genelde o dönem şiirinin ana izleği olmuştur bana göre. Onların, yani “Fedailer Mangası”nın, diğer bir adıyla “Acılı Kuşak”ın, ilk bakışta anlaşılamamak gibi kaygı taşımadıklarını görürüz. Daha çok, halkın yaşam ve gelecek kaygılarını kendilerine dert edinmeleriyle ve bu bağlamda yazdıklarıyla karşılaşırız hep(imiz). İkinci Yeniciler gibi imgenin denizinde yüzdürmezler şiirlerini. Bundan şu çıkarılmamalı: İkinci Yeni şiiri kötüdür, anlaşılmazdır, onların beslendiği topraklar, şiirlerini suladıkları kaynaklar ayrıdır vb. Hayır, asla. Burada vurgulamaya çalıştığım şey: Dil, yapı, biçem, öz, söyleyiş, ve şiirlerini temellendirdikleri dünya görüşleri ile, dünya ve insanlığın sorunları karşısında duruşlarıyla, sesleniş ve yazışlarıyla da onlardan ayrıldıklarıdır. İki farklı anlayışla ortaya çıktıklarını düşündüğüm bu iki şiir kanalı bana sorarsanız, toplumsal bir başkaldırıyı imlemeleri bakımından da ayrılırlar birbirlerinden. Ben, Toplumsalcı Gerçekçi şiirimizin içinde görmekteyim kendimi. İnandığım bu anlayış, içinden çıkıp geldiğim toplumun, beslendiğim kaynakların, ayaklarımı bastığım toprakların, ekinsel (kültürel) yapının, söyleyiş, duruş ve yaşayışıyla daha bir örtüşmekte diye düşünüyorum. Biraz da bundandır Rıfat Ilgaz’ın şiiri, romanı, öyküleri ve diğer yazın alanındaki üretimleriyle ilgili olmam. Tıpkı, aynı kuşağın bir diğer önemli ve büyük şairi Enver Gökçe’nin demesi gibi: “… Nasıl yaşıyorsan/Öyle düşünüyorsun demek…”tir. Bu anlamda Rıfat Ilgaz öğretmenimiz, (tıpkı kuşaktaşları gibi) düşündüğü gibi yaşayan, yaşadıklarını dile getiren, bunları yaparken de, yaşarken de inandığı değerlerin doğruluğuna bağlanmış, bunlardan bir gıdım bile ödün vermeden bedeller ödemiş bir güzel insanımızdır; Vedat Günyol’un demesiyle. Yaşadıklarını dile getirmesi ve bağlandığı düşünce ona, sağlam ve doğru yapılar oluşturmasına da yardımcı olmuştur aynı zamanda. Bir diğer önemli gördüğüm ayrım da, Rıfat Ilgaz’ın şiirleri, dil ve yapısal özellikleri bakımından, kuşaktaşlarıyla benzerlikler, uyuşumlar, yakınlıklar göstermiş olsa da, her sanatçı gibi kendi yerelinden kaynaklı ve kendi özelinden gelen kimi kültürel oluşumlarıyla, diğerlerinden farklı bir yerde durmaktadır bana göre. Öğretmen olması ve yurdun değişik coğrafyalarında, farklı kültürel iklimlerle haşır neşir oluşu ona, geniş olanaklı açılımlar sunmuştur. O da bu olanaklardan olabildiğince yararlanmıştır. İlk başlarda, izleyici bir ozan görünümünde olmasına karşın, bunu sonraki dönemlerinde kendine özgü bir gelişme ve değişme çizgisi izleyerek dönüştürmüştür. 15 yaşında yazdığı ilk şiirin ardından, aynı ilde yayımlanan Çalçene gazetesinde bir mizah öyküsü ve Açıksöz gazetesinde de şiirleri basılır. Küçük yaşına karşın yazdıkları çevrenin büyük ilgisini çeker. 1928 yılında Kastamonu’ya gelen Faruk Nazif Çamlıbel, sözü edilen gazetede “Sazını Çalana” şiirini okur ve beğenisini Rıfat Ilgaz’ı kutlayarak gösterir. Şiirin ilk dörtlüğü şöyle: “Ey zulmete sazıyla haykırıp duran aşık, Yıldızsız ufuklara, sönük mehtaba yalvar! Ey mızrabı sazına durmadan vuran aşık, Seninde mi kalbinde sonsuz bir elemin var? (…) Anadolu coğrafyasındaki ekinsel (kültürel) zenginliklerinin bir parçası olduğunu, doğup büyüdüğü ve içinden geldiği yerelin/toprakların/toplumun, geleneksel ve özcü değerlerinden çok etkilendiği ve oldukça beslendiğini, çok rahatlıkla görebiliriz bütün yapıtlarında. Rıfat Ilgaz bunları çok iyi gözlemlemiş bir halk şairidir. Öğretmen oluşu ve değişik bölge insanlarıyla alış verişi, bulunduğu durumlardan kendini besleyip büyütecek sonuçlar çıkarmasında, bu kimliğinin payı çok büyüktür. Önemli bir diğer nokta da, yaşamından hiç eksik olmayan hastaneler, sanatoryumlar ve hapishanelerin içindeki farkı bölge insanlarının dokularından oluşan bir dünyayı evriltip; şiirlerinde, romanlarında, öykülerinde, çocuk kitaplarında ustalıkla işlemesidir. Kaynağı gür bir damardır bu ve buradan beslenir Rıfat Ilgaz şiiri. Bu halk damarıdır. 1930’da Kastamonu Muallim Mektebini, 1938’de de Gazi Terbiye Enstitüsü’nü bitirir. Üniversite son sınıfında yakalandığı verem hastalığı nedeniyle rapor alıp İstanbul’a gelir. Yakacık Sanatoryumu’nda yatar. Bir süre sonra naklini buraya alır ve 1939’da, Türkçe öğretmeni olarak Karagümrük Ortaokulu’nda göreve başlar, Rıfat Ilgaz. İkinci Dünya Savaşı çıkar. Savaşın zorluklarıyla, yoksunluklarıyla, dar gelirli bir memur olarak başa çıkmaya çalışır. Bu süreç, sınıfsal anlamda yaşadığı bir dönüm noktasıdır onun. Yaşadığı sıkıntılarla birlikte, çevresindeki çelişkiler, okuduğu kitaplar, tanıştığı ilerici aydın ve yazarlar Rıfat Ilgaz’ı etkileyen bir başka nedendir. Toplumsalcı düşünceye bir iyice bağlar bu yakınlaşma onu. Artık, kendi deyimiyle “kim için ve ne için yazdığını fark etmeye” başlamıştır. Bu bilinçlenme şiirlerinde de görülür. “Gözü toplumda, kulağı halkta bir şair olur” Rıfat Ilgaz. Bireyselden toplumsala, keskin ve hızlı bir akış/sıçrama yapar. Geçmişin köhne ve tutucu bağlarından tamamen kopar. Yeni bir görüş ve davranış içinde, sanatında ciddi bir devrimi gerçekleştirir. Bu sürecin ve hızlı değişimin ürünleri Yürüyüş, Yeni Ses, Pınar gibi dergilerde sık sık görülmeye başlar. Nazım Hikmet, Rıfat Ilgaz’ın bu gelişmesinden övgüyle söz eder: “Gençlerin içinde çok beğendiğim şairler var, hepsinin ismini aklımda tutamıyorum, isimleri henüz yer etmedi, ama şiirlerini pek beğeniyorum. Şöyle aklımda kalanları, sıra tefriki yapmadan sayayım: Dinamo, Suat Taşer, Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Orhan Kemal, Saffet Irgat vesaire…”(1) Kendisi de 1942 yılında Yürüyüş adlı dergide yayımladığı, “Şaire Dair” başlıklı yazısında, yeni sanat anlayışını öz olarak şöyle dile getirir: “…Sanatkar, her şeyden önce muhitini, cemiyetini kavrayabilecek ileri bir düşünce sistemine sahip olmalıdır…” 1943’te çıkardığı Yarenlik adlı şiir kitabı, işte bu sözünü ettiğimiz değişimin iyi bir örneğidir aslında. Halktan kişilerin, basit insanların yaşamını konu edinmiştir burada. Onları anlatır bizlere. Çalışma anında kolunu makineye kaptıran işçilerden, kendini olmadık hayallere kaptıran çöpçülerden, sanatoryumda sahipsiz ölenlerden, vitrinleri seyretmekle yetinen yoksullardan, geride miras bırakmadan ölen dar gelirli memurlardan, apartman kapıcılarından, mahalle komşularından, emeklilerden söz eder şiirlerinde. İnsancı bir kimlik ve kişilik taşıyan Rıfat Ilgaz, kişilerine aynı içtenlikle bağlı bir sevgi duyar, acımayla bakar: (…) Günümüzü gün etmek için şöyle bir demlenelim deriz, dert olur bize, meyhanecinin kazanç vergisi ve garson Nuri’nin nüfustaki, işi (…) (Yarenlik) Rıfat Ilgaz’daki bu duyarlık (acıma ve sevgi duygusu), sürekli açığa vurmaz kendini. İnsanlara, çevreye, dünyaya, ilişkilere dışarıda kalarak bakar çoğun. Bu, onun “nesnel” bakabilme/kalabilme isteğinden kaynaklanan bir duruştur. Bu duruş(nesnellik) ona, gerçeği bütün çıplaklığı, açıklığı ve yaşanan acılarıyla ortaya çıkarmasına yardımcı olur. Bütün yapıtlarına konu edindiği her şeyle ilişkide ve ilgilidir; alttan alta, gizliden gizliye. Bunu okura sezdirir, tadına vardırır. Yaparken de içten içe kendine çeker, etkiler okurunu. Her ilerici sanatçı, aydın, düşünür gibi Rıfat Ilgaz da, diyalektik bir gözle bakar olaylara, gerçekliklere. Olayların oluşumuna tek yanlı bakmağı gibi, böyle değerlendirmez de. Karşıt yanda olup bitenle de ilgilidir ve öyle yapar. Bu bakış, yöneliş, duyuş, kimi zaman ince alaysamalarla, kimi zaman da taşlamalarla dillendirilir: (…) Sessiz sedasız göçtün aramızdan; Ne ölümün geçti gazeteye Ne dokuz göbek soyun. (…) (Baba) Şu üç dizelik şiirde yer alan dünyanın bize okunduğu anda yaşattıkları, bir su gibi akar insanın gözleri önünden. İki karşıt durum verilir bize. Birinde, yoksul birinin ilansız ve törensiz neredeyse sahipsiz ölümünün belletilmesi; diğerinde varsılların şatafatlı, debdebeli, gürültülü ölümleri. “Dokuz göbek” deyimi bir yanıyla gülümsetirken bizi, öbür yanıyla öfkelendiriyor. Ancak, bu seslenişte (yoksa serzenişte mi demeli?) ne şair (R. Ilgaz) bir isyancıdır okur karşısında ne de okuru isyana çağırır kendisi. Fakat, olayları duyuruşunda öylesine bir tını, öylesine bir sesleniş var ki ve öylesine yansıtıyor ki bunu, okuyan herkes bu eşitsizliği, kötülüğü görüyor, buna başkaldırmak gereğini duyuyor. Böylece, hem sanat anlayışına hem de yaratılışına uygun bir yöntemi de bulmuş oluyor. Şiirinde ne söylev, ne düzyazı ne de öğreticilik havası egemen. Toplumsalın içindeki bireyi irdeler. Konu edindiği kişi ve olayları, kendi doğallıkları ve doğal çevreleri içinde sunarken bile, bu toplumsal olgunun vazgeçilemez bir parçası olduğumuzu da duyurur bizlere. Yani, bireyle ilgiliyken biz, aynı anda toplumsalı da onunla birlikte yaşamaktayız o an. Bunun yanında, “dokuz göbek, sessiz sedasız” gibi halk deyimleri de göstermektedir ki, Rıfat Ilgaz, şiirlerini kurarken, halk deyimlerinden geniş ölçüde yararlanmıştır. Halkın yaşamı, nasıl ki, şiirlerinin temel izleklerini/konusunu oluşturur, halkın dili de şiirsel anlatımının temel aracı olmuştur. Çoğumuz böyle bir yaşam karşısında, hayatımızı içinden çıkılamaz bir duruma dönüştürebiliriz. Ki, bugün ki gelinen nokta, kendi değerlerimizden, kültürümüzden, yerel ve ulusal gerçekliklerimizden kopuşun son aşamasıdır bana göre. Diyor ki öğretmenimiz: “Çağının gerçekleri, sorunları içinde tarihsel görevinin bilincine varması gereken bir şairin eylemi söz konusudur bugün. Şairin, tek başına duyduğunu düşündüğünü, gerçekleri saptayıp yansıtması, önemini yitirmiştir. Topluma yeni biçimler vermekte olan işçi sınıfının değiştirici bir bireyi olarak yaşama yeni bir anlam katması, geleceğe güvenini açığa vurması, iyimser bir duyarlık içinde çağının yeni gerçeklerini belirtmesi görevi başlamıştır şairin. Bu görevin dışında kalmış şair, sanatının çekiciliğini, coşturuculuğunu, atılımlara götürücü, hız verici niteliğini yitirmiş demektir. Sanatla halk arasıdaki uyumu yeniden kurma görevi sömürü düzeni hızını arttırdığı sürece kaçınılmaz bir eylem olmalıdır. Her yeni çağ aşağıdan yukarı itilerle oluşup gelişirken, toplumla içli dışlı olması gereken şair de gerçekçiliğin yeni biçimlerini yaratmaya itilmektedir. Şair toplumu değiştirme, oluşturma çabası içinde kendisini de değiştirip oluşturacaktır. Bu gerçeği Brecht’le birlikte yineleyebiliriz: ‘Her yeni çağ gerçekçiliğin yeni biçimini ortaya koymak zorundadır.’…” (2) Her çağ, kendi değerler dizgesini doğasından gelen itilerle dayatır insana. İnsan, doğanın var olan düzeni içinde olup bitenleri seyreder bir durumda değil, onun kendisine sunduğu olanakları dönüştürmesiyle doğaya egemen olma, doğayı aşma çabası içindedir. Ve kendi doğasını yaratıp koyar önümüze. Doğaldır ki burada sözünü ettiğim insan tipi, olayların akışı içinde köksüz bir yaprak gibi oradan oraya savrulan insan değil, akışı değiştiren insandır. Yani şairdir, sanatçıdır, düşünürdür, bilim insanıdır. Olayların oluş nedenleri üstüne kafa yormalarıyla, toplumsal bilincin oluşup gelişmesinde etkili olan, bu sözünü ettiklerimiz, başlı başına bir tarihsel bilinç olarak çıkar karşımıza. Biz bu bilinçleri okumayı öğrendiğimiz zaman, zamanın hızına ayak uyduracak bir süreci başlatır ve böylelikle de toplumsal yapının değişip gelişmesini hızlandırmış oluruz. Şairin görevi, yalnızca sözcükleri bir araya getirip, uyumlu bir ses pekliği içinde, lirik, akıcı, toplumsalcı ya da usa dayalı seslenen bir şiiri yazmakla sınırlı değildir ve bununla da bitmez. O, toplumsal yapının tüm unsurlarını etkileyecek tarihsel birikimin bir parçası olduğunun farkındadır. Yaşadığı coğrafyanın/yerelin ve ulusalın bütün değerlerinden beslenmekle kalmaz, bu değerleri, yerelden ulusala, ulusaldan evrensele bir değişme ve gelişme çizgisini izleyerek yapar. Ulusal olanın/olmanın kaynağına indiğimizde yerle buluşturur bizleri. Evrensele ulaşmanın yolu ise, ulusal dokunun tüm unsurlarından beslenmekten ve bunları kendi sanat evreninde, yeni bir öze dönüştürüp yorulmaktan geçer. Olandan devinimle(hareketle), yeni bir sentezle çıkar karşımıza. Bu anlamda evrensele varmanın yolu, kanımca, yerelden ulusala, ulusaldan evrensele bir evrilme süreciyle gerçekleşebilir ancak, derim ben. Konuşmasının devamında şöyle diyor, Rıfat Ilgaz öğretmenimiz: “…Şairin amacı, bu gerçekleri öğrenmekle bitmiyor. Bunları yapıtına bilgi olarak koymak, şairi sanat dışı gereksiz çabalara götürür. O, bu gerçekleri içeriğine uygun bir biçim içinde yansıtmak zorundadır. Şair, coşku ve hayranlık yaratan kişidir. Bu coşku ve hayranlık, benzer koşullar içinde yaşayanlar arasında mümkündür. Bir şiirin etkileyici ödevi, bu koşulların içindekilerle yüz yüze geldi mi başlar. Bu bakımdan şair yan tutan kişi sayılır. ‘Sınıf zıtlıkları sürüp gittikçe ulusal olma niteliği başlar’, sözü de bir bakımdan yanlıştır. Ulusun ulus olma koşullarına uyan, sanatını bu sorunların geçekleşmesi için görevli tutan şair, ulusallık çizgisine ulaşmış sayılır…”(3) Buradan şunu çıkarıyorum ben: Özel anlamda şair, genel anlamıyla sanatçı, düşünür, bilim insanı, salt toplumsal gerçekleri bilmesi, toplumsal olanın ayrımına varmasıyla ve bunları yapıtlarına aktarıp bize duyurmasıyla görevini yapmış sayılmaz. Şair yaşadığı geçeklerin içeriğiyle de çok yakından ilgilidir. “Şair (sanatçı)-yapıt-okur” üçgenine baktığımızda, şair, yaşadığı gerçeklikleri içerikle uyumlu bir hale getirip bunu yapıtında duyurması gerekmektedir okuruna; genel anlamıyla da topluma. Bundan ötürü de “…coşku ve hayranlık uyandıran kişi…” olan şair/sanatçı, bu coşkunluğu ve hayranlığı uyandıracak toplumsal yapıyı da iyi bilen kişidir. Aynı toplumsal koşulların bağlayıcılığı içinde var olduklarımızla biz, ancak bu duyarlığı yakalayabilir ve anlamlandırabiliriz derim. Etiler ya da Ulus, Levent ya da Bağdat caddesi üzerinde konumlanmış insanlarda, aynı toplumsal duyarlığı bekleyemeyiz herhalde. Kaldı ki şairin de bura insanlarıyla ilgili, bu bağlamda bir niyetinin olduğunu düşünemeyiz. Ortak koşullar ve ortak değerler çevresinde kümelenmiş insanlar arasında olanaklıdır, “şairin coşku ve hayranlık uyandıran kişiliğinden” esinli şiirleriyle buluşmaları insanların. Bir “taraf/taraflık” söz konusudur bu buluşmada ve denkleşmede. Halk bağlamında yan tutar şair. Ulusal değerlere yönelişiyle de sanatını bu uğurda varsıllaştırıp somutlar her daim… Buradaki sözünü ettiğimiz insan da çok doğaldır ki şairin kendisidir. Yani Rıfat Ilgaz’dır. Rıfat Ilgaz, sanatını, şiirini üst düzeyde “ulusallık çizgisine” oturtmuş sanatçılarımızın en has olanlarındandır. Bu bağlamda onun şiiri, yaşayan bir şiirdir. Kendi yerelinden beslenerek, ulusala ulaşmıştır. Ulusal ve yerel değerleri sanatının potasında aynı yoğunlukta işlemiştir. Doğaldır ki, bu yöneliş, emekten yana, insanın sömürüsüne karşı olacak ve insanca bir yaşamı savunuşu ve evrenseli imlemesiyle de kendisini her çağ ve dönemde yaşatan bir şiiri doğuracaktır. Öyleyse, bir kez daha, ne bir kezi, çok kez daha diyoruz ki, Rıfat Ilgaz’ın şiiri yaşayan, cap canlı bir şiirdir… Beaudlair’in bir sözünü anımsadım. Söyleyip bitireyim. Şöyle diyordu: “Bir sanatçının ilk işi, kendisini doğanın yerine koymak ve ona karşı çıkmaktır.” Rıfat Ilgaz ve kuşaktaşları, kendilerini yalnızca doğanın yerine koyup düşünmediler, bütün varlıklarıyla doğayı, sanatlarının esin kaynağı yapıp kendi doğalarının yaratıcılıklarını, bu değerler üstünde yapılandırıp yükselttiler. Onun içindir ki, toplumsalcı bir bilincin ürünü bu yapıtlar, şiirler, yazılar, ürünler bütün çağlarda yenileyerek kendilerini yaşayacaktır derim. İyi ki yaşamış Rıfat öğretmenimiz ve ben iyi ki tanımışım onu. Bugün ki kişiliğimin oluşmasında yapıtlarıyla da olsa etkisi olan Rıfat Ilgaz öğretmenimi, bir kez daha saygıyla anıyorum…
(*) Öğretmen, eğitimci yazar, “İnsancı Felsefe, Sanat ve Bilim Çevresi İstanbul Yürütücüsü.” 1. Bursa Cezaevinden Va-Nu’lara Mektuplar, 1970, s. 55 2. “Rıfat Ilgaz”, Asım Bezirci (Çınar Yayınları 4. Basım).
ÜNLEM 2007
|