| Kadir İncesu:Rıfat Ilgazın 12 Eylül Anıları |
|
Kadir İncesu:
“40 YIL ÖNCE 40 YIL SONRA” Türk Edebiyatı’na 70 dolayında yapıt kazandıran Tabanca taşıması önerildiğinde reddeder Rıfat Ilgaz... Aslında “Evimin kapısında kilit bile yok! Hem beni temizlemek isteyen kişi, neden üç kat merdiven çıksın! Sabahları kumda tek başıma dolaşıyorum, kıyıda!...” Cideli gençlerle ilgilenmesi de hoş karşılanmıyordu. Bir keresinde Cide’nin ileri gelenlerinden birisi “Hoca, emekliysen emekliliğini bil! Çek bu gençlerden elini” demişti şakayla karışık. Peki “...Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket… Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!.. Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide’nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümü ile dirilir, yaşama gücümü tazelerdim...” der “Sarı Yazma” adlı romanında... Emeklilik sonrası Cide’ye yerleştiği dönemde gerek lise müdürü Ve daha neler neler... . derlemeleri Sarı Yazma gösterilerine dönüştürür. .Piyesler yazar. .Zamanın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı numune yollayarak; limana kömür boşaltma tesisinin yapılmasına önayak olur. .Cidelinin bir zamanlar geçim kaynağı olan, Cide bezi üretimini canlandırmak için Ziraat Bankası’na kredi başvurusunda bulundu. Tavan aralarına kaldırılan, dokuma tezgahlarının çalışır hale gelmesi için çalışır...
.Cideli balıkçıların kooperatifleşmesi için çalışmaları başlatır.. .Cide’deki defne yaprağının değerlendirilmesi için de girişimde bulunur... Hatta “Kumdan Betona”nın kahramanı Mühendis Nejat, Defne Yaprağı İşleme Tesisleri yapar. İlk üründe alınmış, fakat sonraları çeşitli nedenlerden dolayı işletilememiştir.
oyunlara gençlerin, öğrencilerin ilgi göstermesi onu çok mutlu eder. Çünkü Cide’nin geleceği olarak görür. Özellikle “Uzun Eşek” adlı oyunu geçimlerini halkı sömürerek sağlayanların çok tepkisini çeker... “Uzun Eşek” adlı oyununda yol istemeyenlerin, liman istemeyenlerin gerçek amaçları sergilenmektedir. “Yol istemeyenlerin, hastalanınca yolsuzluk yüzünden doktora, hastaneye ulaşamamasıyla, liman istemeyenlerin motorlarının kıyıda parçalanmasıyla sonuçlanıyordu sergilediğimiz oyun.” diye anlatır “Uzun Eşek” adlı oyununu Ilgaz...
Bütün bu yaptıklarını alt alta koyduğunuzda ve 1944 yılında Sınıf adlı şiir kitabı nedeniyle de yargılanıp 6 ay hapse mahkûm edildiğini ve öğretmenlikten uzaklaştırıldığını düşünürseniz, 12 Eylül darbecilerinin
Hem
* * * 12 Eylül’ün ayak seslerinin komşu illerde duyulması ve Taşköprü’de öğretmenlerin büyük bir bölümünün gözetim altına alınması, sıranın Cide’ye de geldiğinin göstergesidir. Ertem Eğilmez tarafından filme çekilen Hababam Sınıfı’nın üçüncüsünün televizyonlarda gösterildiği günlerdir.
29 Mayıs 1981’e kadar Cide’de olan olaylara –İmam Hatip okulunun önünde patlayan dinamit, bir buçuk milyon mermilik kaçakçılık- ses çıkarmayan görevliler listenin 1 numaralı ismi İçeri giren bir astsubay “
(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...) (...) “Yazı yazdığım masanın başına geçip dikildim. Astsubay az önce yazdığım kâğıtlara eğilmiş bakıyordu: -Ne yazıyorsunuz? -“Roman!” dedim. Ortada ne kitaba, ne deftere benzer bir şey vardı! Kopyalı olarak makineye takılı kâğıtları karıştırıyordu. Bir yığın da el yazması müsvetteler... (...) “Adı ne olacak?” “Yıldız Karayel” (...) Sonra bir emir: “Hazırlan! Albaya gideceğiz!”
* * * O sırada evde bulunan bütün dergilerin tek tek zaptı tutulur. Merdivenlerden indikçe her katın sahanlığında bekleyen Mavi Bereliler onlara katılmaktadır. Komşuların meraklı bakışları altında yürümeye başladılar. Elleri kelepçeli, gözleri bağlı Cide sokaklarında yürütülür, “Cide’nin Papazını yakaladık” sözleri arasında... Cide’nin tutuklanan diğer aydınlarıyla birlikte Cide Stadı’na götürülür. Bir süre orada bekletilir.
(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...) “Cide’nin ileri gelenleri arasında adının geçmesini isteyen bir ağayla hatırı sayılır kişilerden görünmek isteyen bir iki hemşehrimiz, gülerek çıktı dışarı, aralarında da havacı bir albay: “Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkürler!” diye elini uzattı konuklarına, “Sağ olun!” Benimle göz göze gelmemek için arkalarına bile dönüp bakmadan iniyorlardı merdivenlerden, değerli hemşehrilerim. Bir bakıma bu kişiler kentin ileri gelenleriydi. Ya da öyle görünmekten hem hoşlanıyorlar, üstelik yarar da bekliyorlardı.”Tuz-Ekmek”çiydi bunlar... Kentin ağası, beyi, sözcüsü... Elverir ki onların işi bozulmasın, itibarları sarsılmasındı. Ağa olmak, eşraftan olmak kolay değildi!” * * * Koğuşta gözleri bağlanır ve ayakta durması istenir. Ayaklarını istenen şekilde açamamış olmalı ki, postallarla tekmelenir. Bütün bunlara rağmen onbaşıya “Ben herkes gibi ayakta dikilemem! Onlardan kendimi ayırmak istemem ama, onlar benden çok genç! Komutanına söyle kusura bakmasın!” der ve ranzanın birine oturur. Ranzasından sorgu odasından gelen sesleri rahatlıkla duymaktadır. Sesi gelen ise çocukluğunu bildiği Fatoş’dur. Evinde Komutanlığın kapısında karşılaştığı”Tuz-Ekmek”çiler ve “O bizim yazarımız” diyen Fatoş.... İşte,
(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...) “Uğurlayıcıların ağızları kulaklarındaydı. Çok mutluydular. İstedikleri olmuştu demek... Memleketlerinden okumuşlarla, okutanları alıp götürüyorlardı işte... Hiçbir şeyin değişmesini istemedikleri belliydi. Ne yol istiyorlardı ne de liman... Seksen beş imzalı dilekçelerin öyküsünü işte bu götürülenler sergilemişlerdi, Halkevi Tiyatrosunda! İçyüzlerini, güldürü türünden bir piyesle geriden gelen kuşaklara göstermeye çalışmışlardı. Gerici olmasalar bile en azından tutucuydular. Hem de uygarlığa, sanata, gerçeğe karşı olan tutuculardan! Ayrıca tutuculuk nasıl suç değilse tutuculardan yana olmamak da suç sayılmamalı diyemeyecek kadar da bağnazdılar. Karşılarında kim varsa suçluydu.” İstikamet bellidir. Kastamonu Et ve Balık Kurumu Mezbahası... Giriş için sorulan sorulardan biri de “Suçun? Niçin tutuklandın?” olur. Kendilerinin cevaplaması gereken soruyu * * * Azem o günleri mektubunda şöyle anlatıyor; “30 Mayıs günü idi. Koğuş kapısında yeni gelen tutukluların isimlerini yazıyordum. Koğuşun önündeki alanda bir cip durdu. İçinden jandarma komandolarla bir ihtiyar indi. Gözleri bağlı, sağında solunda birer komando bana doğru yürüyorlardı. Yalnız, gözleri bağlı ihtiyar zemin düzgün olmasına rağmen adımlarını korkarak atıyordu. Yardımcı oldum. Görevimi yapmak için kimliğini sordum. “Rıfat Ilgaz..” dedi.Ben daha önce * * *
(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...) Duruşum, elim, kolum, bacaklarımın açılışı kurallara tümüyle ters düşüyordu. Gözlerimdeki bağ da öyle... Bu bağ gözlerimi mi kapatıyordu, kaşlarımı mı, belli değildi. İster istemez kızacaktı mavi bereli komando: -Hey Amca! Ne oluyor!” “Bak kardeş!” dedim, yavaştan, “Saygısızlık sayma bunu! Yaşım ayakta dikilmeye hiç elverişli değil! Oturacağım ben!” En yakın yatağın üstüne ilişirken gözümdeki eğreti bağı da indirdim aşağı. “Ne yapıyorsun?” diye yürüdü üzerime. -Bunalıyorum gözlerim bağlanınca! Hemen oturuvermiştim oracığa. “Olmaz!” dedi, “yasak!” Koğuş arkadaşlarım bizi dinliyorlardı. Biraz da onlara duyurmak için: “Gözlerim bağlı dikilmek isterdim, ama onlar kusuruma bakmazlar...” dedim. Sanki nöbetçiden değil de, onlardan izin istiyordum. Yavaşça oturdu yanıma: “Bak Amca” dedi, “Benim nöbetimde oturabilirsin. Gözlerini de bağlama! Yalnız...” “Sağol!” dedim. “Amca!” dedi, “Taşköprülü öğretmenler, senin yazar olduğunu söylüyorlar...” “Doğru!” dedim. “Bizim Astsubay Cide’deki evinizi aramış, arkadaşlarla. Her yer kitap, gazete... diyorlar. Aklım ermiyor! Bu kadar kitabın varda... Sizi neden getirdiler... Bu operasyon...” İlk kez işitiyordum bu operasyon sözünü, bir erin ağzından... “Ne olmuş ki sizin Cide’de?” diye sordu içtenlikle. “Belki de hiçbir şey olmadığından getirdiler bizi... Ne tabanca patladı, ne de banka soyuldu bugüne kadar...” (...) “Adın ne ?” diye soruyorum, yanımda oturan mavi bereliye. “Azem...” diyor. Karadenizliydi, belliydi. Ama neresinden, doğusundan değildi. Yanıtladı sorumu: “Samsunluyum Amca... Samsun’un Havza’sından...” “Samsunlu sayılırım ben de!” dedim. “Terme’de bitirdim ilkokulu. Altı sınıflıydı bizim zamanımızda okullar... “Sobacıydım...” (...) Akşama * * Sorgu Kastamonu’da da devam eder.
(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...)
“Cide’ye niçin geldin?” “Cide’de oturmanın nedeni? Ve daha pek çok soru. “Ömrümün son yıllarını burada geçirmek... Üç beş şiir, birkaç roman yazabilmek... Mizah ürünleri... Öyküler, oyunlar... Köşeyazıları... Anılar...” yazmaktır. * * * 1 Haziran”da Albay’ın emri ile muayene edilen
(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...) “Yaklaşık kırk kilometrelik bir yoldu. Arabamız kapının önünde onarım görüyordu. Beni, mavi bereliler jipin yanına bırakmışlardı. Arabanın altından da mavi bereli onarımcı çıkmıştı. Yüzü gözü yağ içindeydi. Onu görünce Azem geldi aklıma: ‘Bak kardeş!’ dedim, ‘Bir arkadaş bakıyordu bizlere koğuşta. Adı Azem... Ona benim selâmlarımı, sevgilerimi söyleyiver’ ‘Olur, Amca!’ dedi, “Söylerim’ ‘Çok teşekkür ettiğimi de söyle. Samsun’a yolum düşerse göreceğim onu!’ Elleri yağlıydı. Uzatmak istedi, vazgeçti. ‘Ben... Ben, Azem...” dedi. “Koğuş nöbetçisi... Geçmiş olsun Amca!’ Azem’in yağlı elini sıktım: ‘Haydi hoşça kal! Sağ olasın!”
Mezbahadan bozma cezaevinden ayrılışını böyle anlatır Rıfat Ilgaz... Aynı anları “Azem” ise şöyle yazıya döker: “Hoca’yı Ballıdağ Sanatoryumu’na sevketmişlerdi.. Tutuklanırken bıraktığı eşyaları almak için gelmişlerdi. O an içimden * * *
Kaynakça: - -
Eylül 2006-
|