: : Çınar Yayınları

Anasayfa

Yayın Arama

Yayın / Yazar adı

Yayın türü:
 

Detaylı arama

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol


Aydın Ilgaz: SINIF'TAN HABABAM SINIFI'NA Yazdır E-posta
Yazar Administrator   



Hababam Sınıfı’nın elli yıllık geçmişini; kitapları, tiyatro oyunları ve filmleri ile nasıl büyük bir efsaneye dönüştüğünü anlatmak, özellikle şimdiki gençler açısından çok yararlı olacaktır. Bu efsaneyi uzun yıllardır yaşayanlar içinse, unutulmaması gereken bazı önemli ayrıntıların ve acı-tatlı anıların yeniden anımsanması açısından anlamlı olacağı düşüncesindeyim. Hababam Sınıfı’nın doğduğu ilk günden bu yana, gerek yazarı babam Rıfat Ilgaz ’ın gerekse Rıfat Ilgaz ’da örnekleyebileceğimiz bazı aydınların başlarından geçenlerin Türkiye’nin son elli yılına ışık tutacağı da bir gerçek... Kısacası, Hababam Sınıfı’nın bütün öğrencileri, zilin ilk kez çaldığı günün heyecanını hâlâ yaşarlarken onlara ‘merhaba’ demek gerekiyordu. Birçok değerin anlamını yitirdiği son yıllarda, onların bizim için ne denli önemli olduklarını unutmadığımızı kanıtlamak amacıyla, ben de onlardan biri olarak, üzerime düşen bu görevi yerine getirmek istedim.

Okutma Üzerine adlı şiirine, “SINIF’ın ozanıyım mimli, / HABABAM SINIFI’nın yazarıyım ünlü. / Kim ne derse desin, / Çocuklar için yazdım hep.” diyerek başlamıştı babam. Aslında, bu dizeler onun yaşamının iyi bir özetidir. Şiirle başladığı edebiyat yolculuğu içinde, romanları, öyküleri ve oyunlarıyla birçok yapıta imza atarken ‘sınıf’ sözcüğünün o yolculuğun sürmesinde nasıl büyük bir öneme sahip olduğunu vurgulamam gerekir. Öğretmen olması nedeniyle, çocuklara duyduğu sevgiyi, daha doğrusu ‘insan’a duyduğu inancı dile getirmesinde iki ‘sınıf’ın katkısı yadsınamaz. İlki, 1944 yılında yayımlanan Sınıf adlı şiir kitabıdır; ikincisi de, ünü yazarını aşacak olan Hababam Sınıfı’dır.

16 yaşındayken yazdığı ve Kastamonu’daki Nazikter gazetesinde çıkan Sevgilimin Mezarında adlı şiiriyle başlayan serüven, birçok dergide ve gazetede yayımlanan diğer şiirleriyle sürmüş, ilk kitabı Yarenlik’le hız kazanmıştı. Ancak, ikinci kitabı Sınıf ile bu serüvene kısa süreli bir ara vermek zorunda kaldı babam.

Bugünkü gençlerin ‘Süper Baba’ dizisinden tanıyıp sevdiği, dizinin ak sakallı dedesi İhsan Devrim , yine böyle bir ocak ayında, 1944 yılında yayımlamıştı Sınıf’ı. Devrim Kitabevi tarafından basılan kitap hakkında, adının Sınıf, kapağının kırmızı olması nedeniyle toplatılma kararı çıkmıştı. Sadece yirmi beş gün satışta kalabilmiş olan kitap, babam için yeni bir dönemin başlangıcıydı. Aynı yılın 9 Mart günü, Aksaray’da üç öğrencisiyle karşılaştığında, o öğrencilerden biri kitabı imzalamak üzere babama uzatır. Öğrenci, kitaptaki şiirlerden birinde kendisinden söz edildiğini söyler. Babam, öğrenciyi tanır; 3-A’dan Remzi’dir. Hani, onun adını verdiği şiirinin bir yerinde,

“Benim, bilgili, becerikli çocuğum, / kalktığın zaman tahtaya / yüzünün kızarması neden? / Ayağında sağlamca bir pabuç / sırtında bir ceket yok diye mi? / Ne var bunda sıkılacak, / utanmak bize düşer çocuğum!”
diyerek seslendiği ‘çocuğu’... Kitabın ikinci şiiridir Remzi; ilk şiir ise , öğretmen bir şairin sınıfta gördüklerinden nasıl bir duyarlılıkla etkilenebileceğinin güzel bir kanıtı olan Çocuklarım’dır... O şiirde, babam Balıkpazarı’nda limon satan, Tahtakale’de çaycılık eden, paltosu ve ayakkabısı olmadığı için okula gelemeyen öğrencilerini anlatır. O günün Türkiye ’sinde yaşananlar bunlardır çünkü. Değil bugün, o gün bile bu gerçekleri görmezden gelenler vardı. Onlardan ‘görmemeleri’, ‘yazmamaları’ isteniyordu. O yüzden, 1940 Kuşağı’nın toplumcu-gerçekçi yazar ve şairleri, yazmanın bedelini ağır ödediler.

Bunu en iyi, o kuşağa babamın da çok sevdiği ‘Fedailer Mangası’ adını koyan Attila İlhan anlatmıştır Varlık dergisinde çıkan bir yazısında:
“...sanki kuşatılmış bir fedailer mangasıydı bu, umutsuz olduğunu önceden bildiği çetin bir savaş veriyor; teker teker eksiliyor, tuz parça oluyor, yine de özgürlüğün erkekçe şarkısını söylemekten vazgeçmiyordu. Diktanın baskı aygıtı mükemmeldi. Siyasî polis, işi gücü bırakmış, şairlerin peşine düşmüştü.”

Siyasî polisin peşine düştüğü o şairlerden biri de babamdı.
Toplatıldığı ve yasaklandığı için, Remzi’nin adını yazmadan imzalamıştı kitabını. Oradan Aksaray’daki evimize dönerken, sokağın başına geldiğinde üst kattaki komşumuz Perihan Abla’nın eliyle ona “Git!” işareti yapması üzerine kuşkulanmış, kapımızın önünde bekleyen iki polisi farkederek uzaklaşmıştı. İşte Karartma Geceleri romanı da buradan başlıyordu. Romanın başkişisi Mustafa Ural , babam gibi, kitabı toplatılan bir öğretmen-şairdir. Onun polisten iki buçuk aylık kaçma serüveni, romanın çatısını oluşturur; ancak özellikle vurgulamak istediğim, o çatının altında yaşananlar salt babamın değil, o kuşağın yaşadıklarıdır. Fedailer Mangası’nın çektiği sıkıntılardır, romanda anlatılan; ki bu, toplumun sıkıntılarından ayrı tutulamaz.

‘Sınıf’ta suçlu görünen ne olmuştu peki? 10 Ağustos 1944’te ayrıntılı gerekçesiyle birlikte açıklanan mahkeme kararında sözü edilen bilirkişi raporuna göre, “Sınıf adlı kitabın yazarının hasta ruhlu olduğu ve kitabın da edebî açıdan hiçbir değeri olmadığı” görülmüştür. Şair, bu kitabına verdiği adda, okuldaki sınıfı değil, toplumsal bir sınıfı kastetmiştir! Kitaptaki her şiirin bir eleştirmen titizliğiyle tek tek ele alındığı kararda, elbette Remzi’nin de ‘icabı görüşülüp düşünülmüştür’... “Bir fakir talebenin perişan halini tasvir ediyor ‘ne var bunda sıkılacak, utanmak bize düşer’ demek suretiyle cemiyetimize dil uzattığı, çocuk dersini bilmiyor, fakat her şeyin piyasasını ve karaborsayı bildiğini ve bunun kendisine yeter olduğunu söylüyor. ‘bilmediğin şahıs zamirleri olsun’ demekle cemiyetimizin iç yüzüne tarizde bulunduğu” anlaşılmıştı.
İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye üzerinde yarattığı havanın yavaş yavaş değişmesi üzerine, babam polise teslim oldu. Mustafa Ural ’ın Karartma Geceleri’nde taşıdığına benzer bir kâğıt vardı cebinde. O kâğıda, her sabah aynı metin o günün tarihi atılarak yeniden yazılıyordu. Son kâğıtta şu yazıyordu:
Bugün 24 Mayıs 1944... Evden, müdüriyete teslim olmak için çıktım. Yolda yakalayanlar bilsinler ki, sırf bu iş için çıktım.”
Babam, altı aylık bir ceza aldı Sınıf’tan dolayı. Önce Sansaryan Han’da, sonra Tophane Cezaevi’nde yattı. Babamı ziyarete gidiyorduk annemle. Kadınların görüş gününde annemle birlikte giriyorduk; erkeklerin görüş gününde ise ben yalnız giriyordum. Henüz dört yaşındaydım.

“Dört yaşında cezaevinin kapısını öğrenecekti. Erkeklerin görüş günü kuyruğa girip babasına temiz çamaşır getirecek, aynı çantayla kirlilerini alıp eve götürecekti. Simiti, altı yaşında görüp tanımıştı; ama tüm çocuk hastalıklarını, kızılı, kızamığı, uyuzu, boğmacasıyla birlikte, daha okula gitmeden öğrenmişti.” diye anlatır Yokuş Yukarı adlı anı kitabında. Tophane Cezaevi’nde, Türkiye’nin ani hava baskınlara karşı akşamları ışıkların söndürüldüğü ‘karartma geceleri’nden birinde, bir alarm verilir. Babamı ve onlarca mahkûmu zincire vurarak avluya çıkarırlar. Zincir boyunca sağlı sollu kelepçeler var. Babamın yanına ise İstanbul Erkek Lisesi son sınıfından Sami adlı on yedi yaşında bir genç düşer. Sami’nin suçu, Alpullu’da tatil sırasında çalışırken Nâzım Hikmet’in bir şiirini tape etmektir. Babam, üçüncü kitabı Yaşadıkça’da yer alan Bu da Bir Özgürlük Şiiri’nde anlatır o genci:

“(...) / Bir liseli talebeyle vurulu bileklerin / Kırk mahkûmun sürüklediği zincire / Tek suçunuz hür insanlar gibi konuşmak / Kitaplar suç ortağınız!”

Aynı cezaevinde, babamın “Aynı kurallara bağlı bir cezaevindeydik; ama aynı davranışları görmüyorduk.” diyerek kastettiği kişilerden biri de, yan koğuşta Turancılıktan yatan Alparslan Türkeş’tir!

Babamın yaşamı boyunca yakasını bırakmayacak olan tüberküloz, o yıllarda kendini gösterdi. Böylece, yoksullukla ve dönemin baskıcı yöneticileriyle olan mücadelesine bir de hastalığını ekledi. Parmaklığın Ötesinde şiirine “İnsanları alabildiğine sevmeyi / Bırakmazlar yanına. / Böyle çekersin cezasını / Üç duvar bir kapı arasında; / Onlardan ayrı / Böyle onlardan uzak.” diyerek başladığını düşünürsek; babam için ‘üç duvar bir kapı’, ya hapishane oldu ya da sanatoryum.

Rıfat Ilgaz , Hababam Sınıfı’nın ünlü yazarıdır, evet; ama Sınıf’ın da mimli ozanıdır bu yüzden. Tıpkı babam gibi öğretmen olan annemin de, artık mimli bir ozanın eşi olmasından dolayı meslek yaşamının zora girmemesi için, ayrılmak zorunda kalmaları, geçmişe dönüp baktığımda beni derinden etkilemiş olaylardandır. Aslında, Karartma Geceleri’nde Mustafa Ural için yazdığı şu satırlar, Şair Rıfat Ilgaz ’ın ailesi ve sanatı arasında nasıl bir yol ayrımına geldiğini anlatmıyor mu?

“Karısını anımsıyordu... Ona iyi günler göstermediğini düşünüyordu... Onun istediği bir koca olsaydı, yani onun istediklerini yapmış olsaydı, kendisine mutluluk getirebilirdi elbet. Kendisi de mutlu olabilir miydi? Bir kıyısından da olsa tutunduğu davadan, bu suçlu gördükleri sanattan uzak yaşayabilir miydi?

Sanatına inanıyordu. Sağlam bir yolda olduğuna inanıyordu. Bütün bu inandığı şeylerin içinde karısının, oğlunun mutluluğu da vardı. Eğer iyi günler geçirecekse, mutlu olmaya hakkı varsa, hep birlikte olacaklardı, herkesle birlikte... O, bir tapu kâtibinin dar dünyası içinde, borçsuz harçsız küçük rahatlıklara hiçbir zaman özenmemişti.”

 

MARKOPAŞA, DOLMUŞ ve HABABAM SINIFI

1940’ların karanlık yıllarında, babam Şair Rıfat Ilgaz ’ın başına gelenlerden kendimce neden-sonuç ilişkileri çıkarıyordum. Örneğin, bir gün başıma şöyle bir olay gelmişti, ki bunu Aziz Nesin çok beğenerek Gerçek’te yazmıştı: Annem öğretmenlik yaptığı için okula giderken beni ev sahibimiz Ali Amca’nın kızı Perihan Abla’ya bırakıyordu. Annemlerin evde olmadığı zamanlarda bana o bakıyordu. Bir gün, Ali Amca, para alamadığı bir kiracısından söz ederken, “Vereceğim onu mahkemeye!” diye bağırmıştı. Ben de korkuyla Perihan Abla’nın kulağına eğilip, “Neden mahkemeye veriyormuş?” diye sorup eklemiştim, “Kitap mı çıkarmış bu adam?”

O yılların edebiyat ortamında, babamın yakın arkadaşları olan Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Orhan Veli, Orhan Kemal ve Sait Faik gibi bugün usta olarak görülen birçok yazar ve şairi yakından tanıma fırsatı da bulmuştum. Yaşıma rağmen hepsini tanıyor oluşum, babamı da hayrete düşürürdü. Yine bir örnek vermek gerekirse; Taksim’e doğru yürürken babamla, Orhan Veli ile karşılaşmıştık. Orhan Veli, Ankara’dan yeni gelmiş. Babamla konuşurken, eliyle benim saçlarımı okşadı. Babamsa, hemen o ‘amca’yla beni tanıştırmak istedi; ama ben zaten tanımıştım: O, Orhan Amca’ydı... Ben onu böyle tanıyordum; çünkü Doğan Kardeş dergisinde La Fontaine çevirileri yapan Orhan Veli benim gibi küçük okurlarına kendini ‘Orhan Amca’ olarak tanıtmıştı. Dergide yazdığı köşesine konan resmi, hâlâ hatırımdadır.
Gün, Gerçek, Cumartesi gibi dergileri çıkaran kadronun içinde bulunarak ve birçok dergiye yazı-şiir vererek yazmayı sürdüren babam için 1946 yılı önemli bir dönemeçtir...

14 Mayıs 1946’da Türkiye Sosyalist Partisi açılmış... Aziz ile birlikte yayan olarak gidip geliyoruz partiye. İkimizde de metelik yok o günlerde. Parti üyesi işçiler uyanık, bizim yazar olduğumuzu biliyorlar, benim şiirleri biliyorlar. Bir gün dediler ki, ‘Markopaşa adlı bir mizah dergisi çıkaralım!’... Bize bunu öneren ilk önce işçiler. Markopaşa adını bulanlar onlar.”

Markopaşa adlı siyasî mizah dergisi, Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve babamın yazıları, Mim Uykusuz ’un karikatürleriyle büyük bir ilgi gördü. Kısa zamanda tirajını altmış bine kadar çıkaracak olan muhalif dergi, iktidarın da dikkatini çekecekti elbette... Sık sık toplatılan ve kapatılan Markopaşa, 1949’a kadar ‘toplatılmadıkça ve fırsat buldukça’ çıkacaktır. Malûmpaşa, Merhumpaşa, Alibaba, Yedi Sekiz Paşa ve Hür Markopaşa adlarıyla ancak 77 sayı çıkabilmiştir. Derginin Türk mizah ve dergiciliğinde ne denli büyük bir önemi olduğunu 1952’de Moskova’da olan Nâzım Hikmet, Novoyo Vremya (Yeni Zamanlar)’da yazmıştı:

“İkinci Dünya Harbi biter bitmez Sabahattin Ali, Markopaşa gazetesini çıkarmaya başladı. Bu, Türkiye’de o zamana dek olmayan bir politik mizah gazetesiydi. Markopaşa emperyalizmin aleyhinde yazıyor, Türkiye gericiliğiyle ve burjuva partileriyle alay ediyordu. (...) Markopaşa’nın demokrasi, ulusal bağımsızlık ve barış uğrunda ve emperyalizme karşı yürütülen savaştaki rolü çok önemlidir.”

Dergiyi basmaktan çekinince matbaalar, bir sayıyı babamlar teksir makinesinde çoğaltmak suretiyle basıp dağıtmışlardı. O teksir makinesine de Gutenberg Matbaası adını vermişlerdi. Şiirden mizaha geçişi böyle başlamıştır Rıfat Ilgaz ’ın; ama yaşamı boyunca ısrarla vurguladığı bir nokta vardır: Mizah diye edebî bir tür olmadığını söylerdi. Mizah için, “Bir bakış, bir görüş, bir yorumlayış, çelişkiler, zıtlıklar, sürprizlerle gerçeği anlayış, göremeyenlerin, görmek istemeyenlerin gözlerine sokuştur.” derdi. Yani, şiirin de, öykünün de, romanın da içinde mizahın olabileceğini, ama bunların yanında mizahı ayrı bir tür olarak görmemek gerektiğini belirtirdi.

Mizah, Rıfat Ilgaz ’ın yaşamında vardı. Bu konuda verebileceğim en güzel örneklerden biri, Temmuz 1949’da başından geçen şu olaydır:

Babam, Cağaloğlu Yokuşu’nda avukat arkadaşı Vasık Balkış’ la karşılaşır. Balkış ’ın Adliye’de küçük bir işi vardır; o işi görüp sonra içmeye karar verirler. Adliye’de, İkinci Ağır Ceza’nın önünden geçerken mübaşir babamı görünce, “Vakit var sana daha!” der... Babam durumdan habersiz, şaşkınlıkla sorar, “Ben mi? Duruşmam mı var bugün?” diye... Babamın beraat ettiği, Cumhurbaşkanına hakaret davasında alınan kararı Yargıtay esastan bozduğu için, yeniden bakılacaktır aynı davaya... Yargıç, ‘sanığın tutuklanmasına’ karar verince, babam üçü aç yedi gün Sultanahmet Cezaevi’nde kalır. Bütün bu çarpıklıkları mizah yoluyla yermekti amacı; ama şiirden de koparmak istemiyordu kendini. Şükran Kurdakul, A.Kadir, Arif Damar ve Orhan Kemal ile birlikte 1951’de Yeryüzü adlı dergiyi çıkardı. Sonra, Tan gazetesinde imzasız fıkralar yazdı. Ocak 1953’te de Devam adlı şiir kitabı çıktı. Bir ay sonra ise, kitap toplatıldı. Karşısına çıkartıldığı basın savcısı, babamın neden hep ‘memleketi kötüleyici’ şiirler yazdığını sorup, biraz da ‘memleketin güzel yanlarını’ yazmasını istemiş. Babam, “Ben realist bir şairim; gördüklerimi yazarım.” deyince, basın savcısı bu kez, “Realist olmaya mecbur musun? Natüralist şair ol! Ormanlardan, ağaçlardan, çiçeklerden söz et!” demiş... Babamın edebiyat yaşamında mizah, ta buradan başlıyordu işte.

Ve 23 Şubat 1956... İlhan Selçuk yönetimindeki haftalık Dolmuş dergisinin yazı kadrosuna katılır. Yaklaşık bir aydır çıkmakta olan Dolmuş’un yazarları ‘Vites’ ve ‘Dişli’ gibi takma adlarla yazıyorlar... Babam sonradan katıldığı için, kendine ‘Stepne’ (yedek lastik) adını seçer. Beş ay kadar çeşitli mizah öyküleri yazar ve bir gün İlhan Selçuk’la bir düşüncesini paylaşmak ister.
“Bir diziye başlasam da... Her hafta bu diziden bir hikâye yayınlasak...” deyince, İlhan Selçuk, “Ne dizisi, konu ne olacak?” diye sorar. Babam: Şu kadar yıldır, yatılı okullarda okumuşuz. Sanıyorum, sen de, Turhan da, bilirsiniz bu okullarda geçen olayları... Şakalaşmalar...” Çok güzel! Hemen başlayabilirsin! Adı ne olsun?”

Sözgelimi... Haytalar Sınıfı... Hababam Sınıfı...”

Hababam Sınıfı güzel!”

25 Temmuz 1956 tarihli Dolmuş’un otuzuncu sayısında Stepne’nin yazdığı, Turhan Selçuk’un resimlediği Hababam Sınıfı’nın ilk öyküsü yayımlanır. Üçüncü öyküden sonra babam, yazıya gösterilen ilginin ne durumda olduğunu merak eder; ona göre sürdürecektir ya da kesecektir yazmayı. İlhan Selçuk, ilginin çok büyük olduğunu söyler ve diziyi sürdürmesini ister. Artık Stepne’nin kim olduğu konuşuluyordur her yerde. Yazar Ali Rauf , Tan gazetesinin sahibi Haluk Yetiş ’e merak içinde sorar:
Haluk Bey, sen bilirsin şu Stepne’yi! Hani şu Hababam Sınıfı’nın yazarı?”

Haluk Yetiş , o an odada bulunan babamı göstererek, “Rıfat Bey’e sormadın mı?” der.

“Sordum! Bilmiyor!”

Bak Rauf Bey, o bilmezse kimse bilmez Stepne’yi! Boşuna yorulma!”

Mayıs 1957’de ise Hababam Sınıfı yazılarının bir kitapta derleme önerisini getirir İlhan Selçuk; Turhan Selçuk’un çizdiği kapakta, kitabın yazarı olarak ‘Stepne’ yazılır. Babam, şair kimliğiyle anılmak istiyordu.

Şairliğimi iki paralık edip adımı böyle bir kitabın üstüne koyduramazdım. Şairlik adımı kullanmadan mizah yazarı olmuş, kitap çıkarmış, ilk kez kitaptan para kazanmıştım.”

6 Haziran 1957’de dergide, Dolmuş imzası ve Hababam Sınıfı’nın Muharriri başlıklı yazıda, dizinin ve kitabın yazarının Rıfat Ilgaz olduğu açıklandı.

11 Temmuz 1957’de ise, Hababam Sınıfı dizisinin bittiği duyurusu yapıldı. Not olarak şöyle deniliyordu:

“Mekteplerin tatile girmesi münasebetiyle Hababam Sınıfı dağılmış bulunuyor. Rıfat Ilgaz ’ın büyük alaka gören bu eserinin birinci kısmı, kitap halinde yayınlanmıştır. İkinci kitap hazırlanmaktadır. Yakında ‘Dolmuş Mizah Yayınları’ serisinden neşredileceğini okuyucularımıza müjdeleriz.”
Hababam Sınıfı’nın doğuşunun ve kitaplaşmasının öyküsü böyle... Benim açımdan ise, o öykülerin yazılması ayrı bir öyküdür.
Babamın Kastamonu Muallim Mektebi anılarından yola çıkarak yazmaya başladığı dizi, benim yatılı okuduğum Kabataş Erkek Lisesi’nde yaşadıklarımla zenginleştirildi. Ben, babama okulda geçen bir olayı anlatıyordum; o da, dinlediklerini kurguluyor, dizinin gidişine uygun şekillerde yazıyordu. O günlerde, çevresindeki arkadaşları da babama bu konuda yardım ediyorlardı. Kimi zamansa bu yardımlarda bulunan kişiler, babama sitem ediyorlardı:

Olmuyor! Ben sana böyle mi anlattım? Bu Tulum Hayri de nereden çıktı? O sözleri ben söylemiştim, bizim fizik öğretmeni Sarı Kenan’a. Sen tutmuş, Tulum Hayri’ye söyletiyorsun.”

Babam, dediğim gibi, duyduklarının aynısını yazmadı hiç. Onlardan gerekli özü alıp, bambaşka kurgular yaptı. Kitapta geçen tiplerin çoğuysa, gerçek yaşamda da vardılar. Muallim Mektebi’ndeki müdür yardımcısı Nihat Dicle , Kel Mahmut’tu; Safranbolulu Öküz Ahmet, İnek Şaban’dı; 120 kiloluk Tulum Fehmi, ki kendisine iki porsiyon yemek çıkardı, Tulum Hayri’ydi. Hademe Şerife Hanım, Hafize Ana tipinde canlandı. Beden eğiti öğretmeni Badi Ekrem, Dadaylı Rehmicük’tü... Yaşayan tiplerdi kısacası; hepsi içimizdeydi, bizdendi. Kitabın bu kadar sevilmesinde bunun da payı vardı kuşkusuz. İlhan Selçuk’un 24 Mayıs 1965’te Cumhuriyet’te çıkan yazısı şöyle bitiyordu:

“Bu kadar bizim içimizden, bu kadar bizden kitap yazılmadı sanırım. Batı edebiyatı örneklerine dikkatle özenen kalemlerimiz çoktur; ama Hababam Sınıfı’nın korkunç bir sadelik içinde bizim çizgilerimizi rahatça yakalaması hepimizi düşündürmelidir. Bazen kolay gibi görünen edebiyatın en zor olduğunu anlamak için insanın çetin denemelerden geçmesi gerekiyor.”
Babam için Hababam Sınıfı, ayrıca çetin bir mücadelenin başlangıcı da oldu. 1959’da öykülerin bir bölümünü de, Tan Basımevi’nde Haluk Yetiş ’e bastırdı. Ancak bu kitabın yazarı ‘Stepne’ değil, Rıfat Ilgaz ’dı artık. Yapıta ileride sahip çıkabilmek amacıyla yaptığını söylemişti; ne kadar haklı olduğunu yıllar geçtikçe anladım. Yazarın telif hakkı, bugünkü gibi yasalarla güvence altına alınmamıştı o zamanlar. Yayıncı ile karşılıklı bir güvene dayanıyordu daha çok. Dolmuş’taki öyküleriyle sevilen, daha sonra oyun ve filmleriyle herkesin gönlünde özel bir yer edinen Hababam Sınıfı, ne acıdır ki yazarına madden pek bir yarar sağlamadı. 


KİTAPLARI, OYUNLARI VE FİLMLERİYLE HABABAM SINIFI

1965’e kadar yaklaşık on yıllık bir süreçte, Hababam Sınıfı, romanıyla okurların büyük beğenisi kazandı. Bu ilgi, tiyatroların da dikkatini çekti ve babamdan romanı piyese dönüştürmesi istendi. O yıllarda, ben Amerika’daydım; burslu olarak okumaya hak kazandığım Michigan Eyalet Üniversitesi’nde elektronik mühendisliği bölümündeydim. Babamla mektuplaşmalarımızda, Hababam Sınıfı’na dair bütün gelişmeleri izliyordum.

1965’te Karamürsel’de üçüncü sınıf bir otelde, romanı oyunlaştırdı babam. Daktilosu olmadığı için elde yazıyor, dilekçe fiyatı üzerinden anlaştığı bir köy kâtibi ile daktiloya geçiriyordu. Babam okuyor, adam yazıyordu. Dikkatinizi çekmek istediğim bir nokta var; o da, toplum olarak bazı sanat yapıtlarının hangi şartlarda üretildiğini düşünmemiz gerektiğidir. Bugün eğer Hababam Sınıfı denildiğinde, herkesin yüzünde tatlı bir gülümseme oluşuyorsa, bunu babamın o günlerde çektiği sıkıntılara borçluyuz. Yurtdışında eğer bir yapıt bu kadar ilgi görseydi, onun yazarı daktilo bile alacak parası olmadığından, yazmak için bu çilelere katlanmak zorunda kalmazdı. 1991’de Kastamonu’da çocukluğunu geçirdiği sokağa kendi adı verilince, söyledikleri hâlâ kulaklarımdadır:

“Şöyle kasılalım biraz!.. Artık, bir sokak sahibi olarak!.. Bir dikili çöpüm yok... Evim, köyüm yok; ama artık bir sokağım var... Mülkiyet duygusu ne güzel şeymiş!”
Karamürsel’de oyunlaştırdığı Hababam Sınıfı’nı Ulvi Uraz’a verdiğinde, oyunun kitapla aynı ilgiyi görüp görmeyeceğinden endişeliydi; ama İstanbul Küçük Sahne’de üç ay kapalı gişe oynadı. Oyuncular arasında, Ulvi Uraz, Ahmet Gülhan, Zihni Küçümen, Suzan Ustan, Ercan Yazgan, Zeki Alasya, Metin Akpınar ve Abdullah Şahin vardı. Bu saydığım adların çoğu o günün genç oyuncularıydı. Hababam Sınıfı ile birlikte, sanat yaşamları ivme kazandı. Babam her oyunda, salonun dolup dolmadığına bakıyordu. Küçük Sahne’den başlayıp İstiklâl Caddesi üzerinde uzayıp giden kuyruklar, onun en büyük gururu oldu. İlerleyen yıllarda Anadolu turneleri ile ya da Anadolu’daki tiyatroların oyunu sahnelemesi ile, tiyatronun sevilmesi ve yaygınlaşmasına da büyük katkısı oldu Hababam Sınıfı’nın.

Hababam Sınıfı’ndan ilk kez para kazanmaya başlamıştı babam. Benim için bunun da ayrı bir anlamı vardı; çünkü Amerika’dan Türkiye’ye dönecek paramın olmadığını yazmıştım babama. O da, oyundan aldığı ilk paranın tamamını bana yollamıştı.

Tiyatro oyununa bu ilginin gösterilmesi, bu kez sinemacıların dikkatini çekti. 1966’da Atıf Yılmaz ve Orhan Günşiray’ın ortak olduğu Yerli Film Yapımevi, Hababam Sınıfı’nın çekim hakkını aldı; ama sansür engelini aşamadı. Daha sonra 1974’te Ertem Eğilmez yönetmenliğinde Arzu Film , bunu çekmeye karar verdi. Oyunculardan Tarık Akan , “Bir hocaya ‘Kel’ denilemez!” bahanesiyle o günlerde çekim izninin verilmediğini anlatır; ama daha sonra, sansür kuruluna sunulan senaryoda ‘Mahmut Hoca’ değişikliği yapılarak izin alınır, ‘Kel Mahmut’ diye çekilir.

Babamın, filmler konusundaki rahatsızlığının farkındaydım. Yapıtın, toplumsal içeriğinin ve vermek istediği mesajların çoğu filmde yok sayılmış ve ‘sabun köpüğü’  bir komediye dönüştürülmüştü. Oysa, Hababam Sınıfı’nın bir eğitim yergisi olduğunu söyleyip eklemişti:

“Mizah hep beyazdır, olumludur. Mizahta gülme ana öğe değildir. İsteyen ağlar, isteyen güler. Ben yergi yapıyorum, komedi bile düşünmüyorum. Hababam Sınıfı’nda üç şeyin yergisi yapılmıştır: Kopyanın, ezberin, uydurma saygının. Benim mizahım düşündürmeye dayanır. Hababam Sınıfı’nda bize yakışmayan eğitimsel şeylerin yergisini yapıyorum.”
Filmlerin bu içerikten yoksun olması, babamı rahatsız ederken, 1974’te ilk kez gösterime giren film, o güne kadar görülmedik bir gişe başarısı gösterdi. Bu başarı, peşinden altı film daha getirdi.

1972’de yayımlanan Hababam Sınıfı Baskında ve Hababam Sınıfı Uyanıyor adlı kitaplardan sonra, 1975’te de Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı’yı yazdı. Benimse yazım aşamasını bizzat yaşadığım kitap, dizinin son kitabı olan Hababam Sınıfı İcraatın İçinde oldu.

1986 Eylül’de Rauf Denktaş’ın daveti üzerine imza için Kıbrıs’a gitmişti babam; ancak orada bir trafik kazası geçirdi ve Lefkoşe’de bir ay hastanede kaldı. Sonra Cerrahpaşa’ya getirdik; orada yakın dostu Prof.Dr. Ayhan Songar’ın gözetiminde on gün yattı. Sağ kalça kemiğinde zar zedelenmesi vardı. O günlerde bazı aydınlar(!), babamın bunu Kıbrıs’a sığınmak istediği için yaptığını söylediler; inanmadılar gerçekten hasta olduğuna. Tekerlekli sandalyeyle dolaşmasına rağmen, -Taksim’de yapılan ‘Yurttaş Nâzım’ yürüyüşüne de öyle katılmıştı.- inandıramadık onları. Bu olayın üstünden yedi yıl geçti; ölümü ardından, bacakları bu rahatsızlığından dolayı tam kapanmadığı için tabuta bile girmekte zorlanmıştı.

1986’da tam da o sırada, Milliyet gazetesinden bir teklif geldi. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Doğan Heper, Sayfa Sekreteri Nail Güreli ve Melih Aşık , babama destek olmak ve moral vermek amacıyla, ondan yeni bir Hababam Sınıfı yazı dizisi hazırlamasını istediler. Babam, bunu hastanede yapamayacağını söyleyerek eve gelmek istedi. Eve getirdik ve eşim Nilgün ile birlikte üçümüz bu serüvene ortak olduk. Bir hafta sürecekti dizi, başta yapılan anlaşmaya göre; ama yıllar geçmesine rağmen halkın ilgisinde en ufacık bir azalma olmadığı görülünce, on sekiz güne uzatıldı. Oysa, yaklaşık otuz yıldır sürekli gündemde kalmayı başarmış bir yapıtın bu şekilde yeniden gündeme getirilmeye çalışılması konusunda başta endişelerimiz vardı.

Turgut Özal ’ın “İcraatın İçinden” programıyla icraatlarını(!) anlattığı sıralarda; bu kez bambaşka bir Hababam Sınıfı doğdu. Otuz yılda Türkiye ve dünya akılalmaz bir değişim göstermişti; ama Hababam hep aynı Hababam’dı... İşte bu değişimin, aynı öğrenci ve öğretmen kadrosuna nasıl yansıdığını anlattı babam. Güncel olayları izliyor, her günkü öyküyü o olaylarla harmanlıyordu. Bu kadar hızlı yazabileceğini, bu kadar verimli olabileceğini kimse o haliyle beklemiyordu ondan; ama o verdiği sözü yerine getirmek ve halkının bu beklentisini karşılamak adına sabahlara kadar yazdı. Zaman geldi, öyküde geçecek bir Küçük Emrah şarkısının sözlerini bulabilmek için yakın dostlarımızı meyhanelerde görevlendirdik! Türk Hava Yolları’nda çalışıyordum; her sabah Yeşilköy’e gitmeden önce, babamın gece yazdığı metni Cağaloğlu’ndaki Milliyet binasına bırakıyordum. Müthiş keyifli bir işti. Okurların tıpkı Dolmuş’taki öyküler kadar, bunları da sevmesi babamı sevindirmişti. On sekiz gün sonra yazı dizisi bittiğinde, artık Hababam Sınıfı’nın da yeni bir kitabı olmuştu.

Sınıf’ın mimli ozanı Rıfat Ilgaz ’ın edebiyat yaşamını derinden etkileyen Hababam Sınıfı, son zili de böyle duydu. Babamın yaşadıkları, başlı başına bir Türkiye gerçeğiydi. Kitapları toplatılan ve sık sık tutuklanan bir şairin aynı ülkenin Kültür Bakanı’nca plaketle ödüllendirilmesine de tanık oldu.

1991’de dört ilde (İstanbul, Ankara, İzmir, Kastamonu) 80. Yaş Kutlama Törenleri yapıldı. Pek az yazar, bu mutluluğu yaşamıştır. 13 Aralık 1991’de Kızılırmak Sineması’nda, törenlerin Ankara ayağı gerçekleştirildi. O zamanki Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ın törene katılıp yaptığı konuşma, toplum olarak yaşadığımız çelişkilerin kanıtı gibiydi:

Rıfat Ilgaz ’ın Hababam Sınıfı’nı bugün mahzenlerde tutuklu kitapları arasında gördüm ve onu azat ettim. Yazar serbest; ama kitabı tutukluydu...”

Evet, hepimizin sınıfı Hababam Sınıfı da, tıpkı ikinci kitabı Sınıf gibi tutukluydu. 1981 yılının Mayıs ayında, babam da Cide’deyken, evleri arananlardan biri de Felsefe Öğretmeni Sevil Yıldırım’mış. Evinde bulunarak götürülen kitaplardan biri de Hababam Sınıfı... Babam, Yıldırım adına endişelenerek sormuş, “Kitabım imzalı mı?” diye... O da, “İmzalı kitabı bereket versin ki, saklamıştım! Ellerine geçmedi.” demiş. Babam gülerek, “Daha hangi yasak kitabı buldular sizin evde?” diye sorunca da, “Bertrand Russell’ın kitabını... Her ikisini de savcılık mahkemeye verdi, benimle birlikte!” yanıtını almış. Babamın bu konuyla ilgili yaptığı çarpıcı yorum, Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra adlı, gözaltı anılarını anlattığı kitabında yer alır:
“Oysa ben tam tersini yapardım. Evinde Bertrand Russell’ın kitabı bulunmayan tüm felsefe öğretmenlerini verirdim mahkemeye.”
Babam gözlem yapabilen duyarlı bir öğretmen olmanın cezasını çekti; o gözlemlerini yaşamı boyunca hiç kimsenin herhangi bir tarafa çekemediği kalemiyle dile getirmenin cezasını çekti. Hababam Sınıfı’nın ünlü yazarı olmasından dolayı ödüllendirilişi bile buruktur.

Dolmuş dergisinde bu sınıfın doğmasında büyük emeği olan İlhan Selçuk, 11.1.1986 tarihli Cumhuriyet’teki yazısında TRT’yi eleştirmişti:

“Geçenlerde TV’de Hamlet’i gördük, Şekspir’indi; Kırık Hayatlar’ı izledik, Halit Ziya’nındı; Don Kişot’u seyrettik, Servantes’indi; Küçük Ağa yayımlandı, Tarık Buğra’nındı. Şimdi, Acımak dizisi var, Reşat Nuri’nindir. Hababam Sınıfı kimin? TRT, neden Rıfat Ilgaz ’ın adını sansür ediyor? Kırk yıl önce, kırk yıl sonra; sen adamı 1980’lerde haksız yere gözaltına al, hayatıyla oyna, ardından bunca emek döktüğü yapıtını TV’de oynat; ama adını anmak dürüstlüğünü, ahlâkını, hukukunu bir yana itele...”
Aynı TRT, babamın bazı yapıtlarını dizi film yapmak istediği halde, sonra ne olduysa vazgeçmiştir. Aynı Kültür Bakanlığı, babamın Cide’de doğduğu virane evin restorasyonunu üstlendiği halde, uzun bir süredir bu konuda hiçbir çaba göstermiyor. Nelerin düşünüldüğünü anlamak gerçekten güç...

Babam Yıldız Karayel romanıyla Madaralı Roman Ödülü’nü alırken, Prof.Dr. Emin Özdemir ’in “Eğitim fakültelerinde, öğretmen adaylarına ders kitabı olarak okutulması gerek!” dediği Hababam Sınıfı, eğitim sistemimizin mizahî bir eleştirisidir. Bugün eğer hâlâ kopya ve ezber varsa; öğretmen-öğrenci arasında yapmacık bir sevgi-saygı ilişkisi varsa; Hababam Sınıfı hiç eskimeyecektir. Elli yıl önce yazılan roman bugün hâlâ beğenilerek alınıp okunabiliyorsa, buna bir açıdan da üzülmemiz gerekiyor. Demek Türkiye, elli yıldır aynı sorunlarla boğuşuyor ki; onun mizahına hâlâ gülebiliyoruz. Olmayan bir sorun üzerine mizah yapılamaz; yapılsa da tutmaz, benimsenmez çünkü...

Babam, mizah yapıtları da dahil, hiçbir yapıtını toplumcu-gerçekçi çizgisinden ayrı tutmadı. Sık sık söylediği gibi, hep ‘kulağı halkta, gözü toplumda’ydı... O yüzden ölümü ardından Attilâ İlhan, “Fedailer Mangası’nın Demirbaşı” dediği babam için şunu yazdı:

Rıfat Ilgaz ’ı kaybetmek, Türk toplumcu sanat hareketinin yarısını kaybetmek gibi bir şeydir.” 

                                                                                 

  Aydın ILGAZ  

***

 

Hababam Sınıfı, çeşitli engeli yıkarak gelmiş ve kitaplığımızdaki yerine zorla oturmuştur. Nedir Hababam Sınıfı? Anlatması pek kolay... Hepimizin sınıfıdır o... Öğretmeniyle ve öğrencisiyle... Kara tahtası, tebeşir kokusu, haytalarının gürültüsü, kâğıt hışırtısı, sıra gıcırtısı, yazılısı, sözlüsü, kopyası, karnesi, yoklaması ve bütünlemesiyle okul hayatının acı ve tatlı anıları... Türkiye’nin gerçeği içinde orta eğitim hayatını mizah edebiyatında klasikleştiren bir eserdir Hababam Sınıfı. Köy gerçeği, Anadolu gerçeği,İstanbul gerçeği diye yürüyen edebiyatımız, görüyor ki bir de ‘Hababam Sınıfı’ gerçeği var. Ve Türk toplum hayatının çok önemli bir kesitidir o...

 

İlhan SELÇUK, Cumhuriyet, 24 Mayıs 1965

 

 

 

HABABAM SINIFI…

 

 

Hababam Sınfı, bir okul sınıfı görünüşü içinde, toplum düzensizliklerine, ve değer yargılarına ışık tutar.

 

Özdemir NUTKU, Dünya Tiyatrosu Tarihi, 1985

 

 

Rıfat Ilgaz , çağdaş Türk mizahının önde gelen birkaç yazarından biridir; Hababam Sınıfı da, onun o alandaki ustalığının simgesidir. 40’lı yılların ikinci yarısındaki ünlü ‘Markopaşa serüveni’nde pişmiş ve olgunlaşmış kalem, 1959’da yayımladığı o eserle, aynı zamanda çağdaş mizahımızın bir şaheserini koyar ortaya. Rıfat Ilgaz , sözkonusu eserle, mizahın o büyük gücüne dayanarak, yani güldürerek, Türkiye’deki eğitim düzeninin bir eleştirisini yaparken, ülkemizde okul sıralarından geçmiş hemen hemen herkesin anılarına da tercüman olur. Bu eserin onca şöhret kazanmasının, tiyatroya ve sinemaya da aktarılmasının altında yatan da budur.

 

Server TANİLLİ, Rıfat Ilgaz Bütün Şiirleri kitabı için yazdığı önsözden…

 

 

Hababam Sınıfı, eğitim sorunlarını irdelemesi ile olduğu kadar, ilkgençlik sorunlarını yarı ironik yansıtışıyla da, özellikle genç okurların gözdesi olmuştur. Romanın ünü, Rıfat Ilgaz ’ın tüm yazdıklarının ününü geçmiş, tiyatroda ve sinemada uyarlamaları, taklitleri türemiştir.

 

Sennur SEZER, Varlık, 1991

 

 

Hababam Sınıfı, Türkiye’de şimdiye kadar hiç el atılmamış bir dünyanın mizahını yapıyor. Bu çağın okullarını Rıfat Ilgaz ’ın kalemiyle Türk edebiyatına tespit etmiştir Hababam Sınıfı… Parasız yatılıların, fakir çocuklarının sınıfıdır Hababam Sınıfı… Onlara iltimas edilmez, onlara iyi yemek çıkmaz, onlara öğretmen gönderilmez, onlara iyi muamele edilmez… Ve onlar da bunu pek iyi sezdikleri için kendiliklerinden silahlanmışlardır, hayat mücadelesini daha okul sıralarında yürütmeye başlamışlardır.

 

İlhan SELÇUK, Cumhuriyet, 31 Ocak 1966

 

 

 

Eğer kendinizi oyuncuların arasında bulursanız benim ustalığımdan değil, gerçeğin sağlamlığındandır. Olaylar sizi anılarınızın denizinden geçirip, sorumsuz yıllarınızın başıboşluğunda katıla katıla güldürürken içinizde bir burukluk beliriyorsa bize kızmayın. Nedenlerini her birimizin başka türlü acısını çektiğimiz eğitim düzenimizin bozukluğunda arayın. Kızmayın tiyatroya. Bu kadarcık görevi de olmasın mı tiyatronun?

 

RIFAT ILGAZ, İstanbul Tiyatrosu Bülteni, 1969-1970

 

 

Cumhuriyet 19-20-21 Ocak 2004

 

 
< Önceki   Sonraki >