: : Çınar Yayınları

Anasayfa

Yayın Arama

Yayın / Yazar adı

Yayın türü:
 

Detaylı arama

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol


Kadir İncesu: SEVGİ ÖZEL'LE MARMARA DEPREMİ ÜZERİNE Yazdır E-posta
Yazar Administrator   

“Türkiye bir deprem ülkesi midir?”

Bu soruyu 17 Ağustos 1999 gecesi yaşadığımız felaket sonrası çok sorduk ve duyduk...

Sonra unuttuk, sallandıkça da hatırladık...

 “Türkiye’nin tamamı deprem bölgesidir diyebiliriz. Çünkü hiçbir ilimiz deprem oluşturabilecek aktif bir faya 100 km den uzakta değil. İstanbul’da ciddi hasarlar ve can kaybına yol açan 17 Ağustos Depremi’nin merkez üssünün 90 km uzaklıkta olduğunu düşünürsek...” diyor Prof. Dr. Şükrü Ersoy Çınar Yayınları tarafından yayımlanan kitabı “Tsunamide Sörf Olmaz”da...

Ama DASK’ın (Doğal Afet Sigortaları Kurumu) sitesine baktığımızda trajikomik bilgilerle karşılaşıyoruz. 17 Ağustos 1999 depremi sonrası büyük risk altında olduğu söylenen Marmara bölgesinde 4.143.474 adet konut varken, bunu sadece 1.158.499 tanesi sigortalı... Çok daha önemlisi belki de deprem öncesi için neredeyse hiçbir önlemin alınmaması... Ne yapılıyorsa hep deprem sonrası için yapılıyor; Tatbikatlar, stoklanan ceset torbaları vs... Ne yapacağımızı bil(e)miyor muyuz?

Yoksa böylesi daha mı kolayımıza geliyor?

Unutmadan hatırlatmakta fayda var;

Depremin şokunu yaşadığımız o günlerde Kandilli Rasathanesi Müdürü Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara bu ülke halkının oylarıyla “En Seksi Erkek” bile seçilmişti.

Bu örnek fazla yorum yapmamıza bile gerek bırakmıyor.

Son günlerdeki iki küçük sarsıntı ve 12 Kasım Düzce depreminin yıldönümü yeniden yaşamımıza soktu depremi...

Ne zaman, nerede yakalanacağımız belli olmayan “büyük deprem”e hazırlıklı olup olmadığımız tartışılırken Sevgi Özel, unutmadığımız ve unutamayacağımız Marmara Depreminin romanını yazdı.

Sevgi Özel ile “Yıldızlar mı Suçluydu?” adlı romanı üzerine söyleştik...

Romanınızın yazılış sürecinden söz eder misiniz? Depremin romanını yazmaya nasıl karar verdiniz?

Her şeyden önce o gece ben de çok korktum; çünkü Ankara’da hiç bu denli korkutucu bir sarsıntı yaşamamıştık. Bütün mahalle kendini sokağa atmıştı. Ankara bile böyle sallandığına göre, depremin merkezi ve çevresi kimbilir ne durumdadır, diye o gece komşularımla çok telaşlandık. Kara haberler tez gelmeye başladı. O sırada Uğur Mumcu’nun yaşamöyküsü olan “Uğur Olsun” adlı kitabımı yazıyordum; kitap için yalnız Mumcu’nun değil, ülkenin 1940- 93 arasındaki öyküsünü de araştırmıştım. Bu araştırmalarımda Türkiye’nin ne denli sık sallandığını, depremlerin arkasından hep birlikte olup bitenleri unuttuğumuzu, çoğumuzun depremle ilgili yeterli bilgisi olmadığını görmüştüm. Her yıkımda, her sarsıntıda büyüklerimiz “ölenlere Tanrıdan rahmet, kalanlara sabır” diyor, sabretmesi beklenenler bir süre sonra kendi acıları, yoksulluklarıyla baş başa bırakılıyordu. Yalnız yetkililer değil, akrabaları, komşuları bile yakınları ölen, evi yıkılan, sele kapılan insanları bir süre sonra kendi haline bırakıyordu. 1999 depremini izleyen günlerde, “ölenlere rahmet, kalanlara sabır” sözü o denli çok yinelendi ki, kabak tadı verdi. Yetkililer, “Hazırlıksız yakalandık” diyebiliyorlardı. Sık sık deprem yaşayan bir ülkede bu ne büyük sorumsuzluk, ne akıl almaz bir aymazlıktı. İşte bu duygularla 18 Ağustos 1999’dan başlayarak depremle ilgili haberleri, resmi kurumların kitle örgütlerinin demeçlerini, bildirilerini, belgelerini biriktirdim. Uğur Olsun adlı kitap da belgesel bir romandı, bu çalışmam da belgelere, yaşanmışlıklara yani gerçeklere dayanan bir romandır. Yaşananlar çok ağırdı, binlerce insan ölmüştü, acı büyüktü; ama unutulmamalıydı. Arşivlerde kalmamalıydı. Bu nedenle yazmaya karar verdim.

“Acımızı depreştirdin!” diyenlere ne diyeceksiniz?

Acıyı depreştirmek, acıların unutulmasından, kanıksanmasından, üstünün örtülmesinden daha iyidir, diye düşünüyorum. Acısını depreştirdiğim insanlardan özür dilerim; ama acıyı hafifseyen yetkili etkilileri de bağışlamamamız gerektiğini düşünüyorum. Trilyonlar dökülerek, türlü yolsuzlukları barındırarak yapılan ve çok dayanıklı olduğu savunulan karayolları basma gibi yırtılmış, fay hattı üzerine çok katlı, sağlıksız yapılar sıralanmış ve büyük bir deprem olasılığı hiç düşünülmemiş, kimin ne yapacağı, nelerin hazır tutulacağı hiç tasarlanmamıştı. Acısını depreştirdiğim güzel insanlar, bana değil kime kızacağını biliyor. Böyle düşüneceklerine inanıyorum.

“Yaşamak da tanık olmak da zor” diyorsunuz. Romanınızı yazmak için depremin acısını yaşayan, yakınlarını kaybeden, sakat kalan onlarca kişiyle görüştünüz. Duyduklarınız, gördükleriniz sizi nasıl etkiledi? En çok, hangi olaydan etkilendiniz?

Birçok insanla görüştüm. Oğlunu kızını, ana babasını, hepsini birden yitiren vardı. 1999’dan bu yana her gece saat üçte uyanan insanlar olduğunu ben de biliyorum, başkaları da. Konuştuğum depremzedeleri tanımlamak istemiyorum, çoğu hâlâ psikolojik destek alıyor. Kimisi yaşadıklarını, tanık olduklarını tanımlayamıyor, ilgisiz bir yığın şey anlattıktan sonra o geceyi anımsıyor. O geceyi konuşurken birden çocukluk anılarına geçen mi ararsınız, dakikalarca gülüp ağlayan mı? Ben uzakta yaşamışken depremle yoğunlaşınca sandalyem oynasa yerimden fırlar olmuştum. Şimdi de ulusça korkuyoruz. Şu ya da bu olaydan ya da kişiden daha çok etkilendim diyemem. Koskoca bir bölge sallanmış, kentler köyler yerle bir olmuştu. En çok ölü soyuculara öfkelendim, bölgede çalışan bir arkadaşım parmakları, elleri olmayan birçok kadın gömdüklerini söyledi. Hırsızlar bir yüzük, iki bilezik için el kol kesmişti. Fırsatçılar komşularının evini, dükkânını soymuştu. Bunlar acıyı daha da derinleştiriyordu. O günlerde gazetelerde yazılanları, TV’de gösterilenleri unutmamız olanaksız…

 “Yazınsal anlamda edebiyat yapamadım” dediniz bir konuşmamızda... Romanınızı yazarken nasıl bir yol izlediniz?

Edebiyatın birçok işlevi var, hâlâ kimileri edebiyatın sanat, kimileri de toplum için olduğunu, kimileri de hem sanatsal hem toplumsal kaygının birlikte taşınması gerektiğini söylüyor. Ben kuramcı değilim, yazarım. İsyanımı bastırmam olanaksızdı, bu nedenle başlangıçta yazınsal kaygı taşımadan yazdım. Sayfalar, sayfalarca yazdım. Sonra yazdıklarımı süzdüm, içim acıyarak birçok bölümü çıkardım, yeni şeyler ekledim. Uğur Olsun’dan sonra belge ağırlıklı ikinci çalışmam bu, gerçekleri, belgeleri her zaman yazınsal bir çizgiye oturtamıyorsunuz. Bir seçim yapmak zorunda kaldığımda ben zaman zaman insancıl olanı, yazınsal olana yeğlemek zorunda kaldım. Bu yaptığım, bence edebiyatın işlevleriyle çelişmiyor. Ama kimileri burada kendi istedikleri, tanımladıkları gibi “ince” edebiyat bulamayabilir. Ne yapayım, bu kitap böyle yazılmalıydı. Böyle yazıldı.

Uzun ve sıkıntı dolu bir yazım süreci geçirdiniz. Bu dönemi nasıl atlattınız?

Yukarıda da söylediğim gibi, herkes gibi ben de çok etkilenmiştim. Aylarca hep depremi konuştum, yazmaya çalıştığım olayları kişileri anlattım çevreme. Bir hekim arkadaşım, sonunda uyardı. Hem uyardı, hem de çaktırmadan beni biraz yazdıklarımın dışına taşıdı. Kendisine teşekkür borçluyum. Ancak yazmak, insanı sağaltan bir eylem olduğu için, sanırım fazla hasar almadım.

 Binlerce kişinin ölümünün değiştiremediklerini, romanınızın değiştireceğine inanıyor musunuz?

Hayır. Baksanıza yine her kafadan bir ses çıkıyor. Herkes kendi haline bırakılmış durumda. Bana öyle geliyor belki, keşke böyle olsa. Örneğin Türk Tabipleri Birliğinin deprem sonrası için çok önemli önerileri vardı, bunlar dikkate alındı mı, uygulamaya konuldu mu? Başka örgütlerin saptamaları önemseniyor mu? Niye bir deprem bakanlığımız yok? Bu soruya karşılık olarak kültür bakanlığı var, ulusal eğitim bakanlığı var; ama kültürden ulusal eğitimden eser yok diyebilirsiniz. Doğruya ne denir, konuştum işte.

“... Bu sarsıntı halkın silkinmesini sağlayacak mıydı? Bu halk hep baba aramak yerine asıl babanın kendisi olduğunu kavrayabilecek miydi? Kibrit çöpünden ev yapan vurgunculara, bunları ev diye belgeleyerek yutturanlara; her yıkıma, ilk kez görüyormuş gibi aval aval bakanlara, ‘Yettiniz ama...’ diyebilecek miydi?” diyorsunuz... Sadece bu konudaki değil, genel olarak tepkisizliğimizi neye bağlıyorsunuz?

Birileri kızacak; ama bu tepkisizlik biraz genetik gibi. Binlerce insan öldüğünde, binlercesi sakat, evsiz barksız kaldığında gösterilen tepki, tepki değildi. Bu yıkımın Tanrıdan geldiği kanısı baskındı. Tanrı dere yatağına, elverişsiz araziye ev kurun, bu evleri sağlıklı diye yutturun mu diyor? Ya da Tanrı bunca insanın ölmesini niye engellemiyor? Eğitimsizlik, yazgıcılık, adamsendecilik birçok nedeni var tepkisiz oluşun.

Romanda iç içe geçen öykülerden ders çıkarması gerekenler kimler olmalı?

Bence halk olmalı ki, kendisini yönetenler böyle bir yıkım olduğunda “Hazırlıksız yakalandık, pardon” diyemesin. “Ölenlere rahmet, kalanlara sabır”la yetinilmesin artık.

“Aslında boşuna uğraşıyorum. Yetkililer okuyacak ama yapmaları gerekeni yine yapmayacaklar” diye düşündüğünüz ve karamsarlığa kapıldığınız oldu mu?

Yetkililerden değil, önce kendisinden beklentisi olmalı insanın. Hele şimdiki yetkililerden hiçbir beklentim yok, böyle düşünüyorum; ama karamsar değil, öfkeliyim. Karamsar olmaktan iyidir öfkenin bu türlüsü. Yüzü hızla öte dünyaya çevrilen bir toplum, buna tepki vermiyorsa, yarın öbür gün yine sabır dilekleriyle yetinmek zorunda.

Kullandığınız deyimlerden birisi ilgimi çekti. “Üzgün devlet” deyince aklınıza neler geliyor?

17 Ağustosu izleyen günlerde devlet herkesten çok üzgündü, ama nasıl bir üzülme… Üzüntüden parmağını oynatamıyordu. Yabancılar dünyanın öte ucundan ekmeği soğutmadan getiriyor, bizimkiler Ankara’dan bırakın sıcağını, ekmeğin adını bile götüremiyorlardı. İlk gelen yabancı ekip Ruslarmış, adamlar saatlerce havaalanında bekletilmiş, niye bürokrasi aşılamıyor çünkü. Bu depremde bölge gibi devlet örgütü sallanmıştı aslında. Düşünebiliyor musunuz, bölgedeki hekim örgütleri kan istiyor, sağlık bakanlığı kana gereksinim yok diye anında tepki veriyor. Niye, çünkü bakanlığın kanı saklayacak yeri, olanakları yok. Bu sorunu bir ölçüde yabancılar çözüyor, bizim sağlık bakanlığı herkese şarlıyor; ulaştırma bakanlığı ne kendisi bir yere ulaşabiliyor, ne de ona ulaşılabiliyor… İçişleri bakanı bu cinayettir diyor, başbakan yapılaşmadaki yolsuzlukları biliyorduk açıklaması yapıyor… Ama hepsi bir üzgün, bir üzgün… Bu olup bitenlerin, bu rezillik sahnelerinin çoğunu çoklarımız unuttuk. Anımsadığımız tek şey üzüntü… Kitabınızın bir paragrafında sorduğunuz 5 soruyu sormak istiyorum size:

... Gerçekler niçin saklanıyordu?

Niçin ruh hekimlerinin devreye girmesi engelleniyordu?

Niçin yıkıntılar başında bekleşip duran halk, desteksiz dayanaksız boş sözlerle oyalanıyordu?

Artık göçük altından tek bir canlı çıkmazdı, çıkamazdı. Yerkazarlar devreye girip de umutlar çöp dağlarına karışınca bu halk ne yapacak, nasıl dayanacaktı?

Kayıp insanların hesabını kim verecekti?”

Bu soruları yanıtlayacak olan üzgün devletti. Ama her şeyi devlet mi yapacak canım, hep nerde devlet diye bağıracak mıyız, diye bakarsak, elbette yanıtımız var. O sırada ölü sayısı artarsa bölgede sıkıyönetim ilan edilmesi gerektiğini söyleyen vardı; içerden dışardan yağmur gibi yağan yardımların başka yerlerde kullanıldığını söyleyen vardı. Birtakım büyükbaşların enkaz toplanmadan ihale tezgâhı kurduğunu söyleyen vardı. Sağlık bakanlığı, sırf hekim örgütleri söylüyor diye, yapılması zorunlu pek çok işi savsaklıyor diye yakınanlar vardı. Enkaz altında kalan ölüler yerkazarlarla toplanırken halka ne yanıt verilecek diye soranlar yabancılardı. Ne hesap sorulabildi, ne soruların yanıtı alınabildi.

“Sorumluluk, Zümrüdüanka gibiydi bu coğrafyada. Yüzü öte dünyaya dönük eğitim sistemiyle, bilime, hukuka küskünlüğüyle, asla caydırıcı olmaya cezalarıyla, adamsendeciliğiyle; rüşvet, görevi kötüye kullanma, köşeyi dönme hırsını körükleyen avurdu yelli politikacılarıyla, hırsızı ödüllendiren suskunluğuyla, doğru söyleyeni dokuz köyden kovan kof mantığıyla koskoca bir sistem nakavt olmuş bir boksör gibi sırtüstü devrilmişti.”(S.135)

“Sarsıntının birinci yılında gözyaşları sel gibi akıyordu hâlâ Canlar yitmiş gitmişti, mallar kimsenin umurunda değildi. 

(...) 

Bitmemişti korkular, uykusuzluklar, umarsızlıklar, haksızlık hukuksuzluklar... Belli ki sarsıntı sürüyordu hâlâ; uzun yıllar da sürecek gibiydi. Bitmemişti...”  (S. 214) Deprem sonrası yaşananları yakından izlediniz. O günlerden bugüne ne değişti? Yukarıda yazdıklarınız hâlâ geçerli mi?

Yüreğim diyor ki, belki bir şeyler değişmiştir de sizler atlamışsınızdır… Dilerim böyle olsun, dilerim biz atlamış olalım. Bizim atlamış olmamız önemli değil, devletinki önemli. Yedi yıldır deprem nedeniyle açılan davaların büyük bir kısmı sürüyor; bir arkadaşım var canından bezdi. Dostlarımın kimisinin sakinleştirici almadan uyuyamadıklarını biliyorum, binlerce insanın 7 yıldır bir düzen tutturamadıklarını, kendilerine verilen sözlerin buhar olduğunu ben değil, herkes biliyor. Şimdi büyük bir deprem bekleniyor. Her gece TV’lerde bilimciler konuşuyor, bence değişen şu: 7 yıl önce bilimciler depremden sonra konuşmuştu ya da depremden sonra konuşturulmuştu; şimdi bilimciler susmuyor. Değişmeyense siyasilerin ve halkın büyük çoğunluğunun uykuda oluşu…

Sevgi Özel, Yıldızlar mı Suçluydu?, Çınar Yayınları, Ekim 2006. *Aralık 2006   Evrensel Kitap Eki

 

 
< Önceki   Sonraki >