|
Filiz
K üçük :
Akgün Akova ile sizin için söyleştik...
Şair-
Yazar Akgün Akova ile şiirleri, hayatı, hobileri, projeleri ve fotoğraf tutkusu üzerine...
çift kanadın bir altın madeninden daha değerli olduğunu söyledi hep. Bunu o kadar içten, inanarak söyledi ki, bir çift kanat bahşedildi ona. Ve o gitmeyi istediği yerlerde, olmak istediği kişi olarak, yanında olmasını istediği kişilerle açtı gözlerini yeni bir güne.
Hayatımdaki en özel ve özenle saklanan yerlerden birine sahiptir Akgün Akova. Ondan çok şey öğrendim. Güzel olmanın, güzel kalmanın sırrını, kalbimin anahtarını neden ve nereye sakladığımı, bir cümlenin insanı nerelere götürebileceğini...
Doğru zamanda doğru kişi ile karşılaşmanın insan hayatını nasıl etkileyebileceğinin kanıtıdır benim için Akgün Akova. Ve artık ben de inanıyorum ki, bir çift kanat bir altın madeninden daha değerlidir.
“Sevdiğim Kadın Adları Gibi” dizisi nasıl ortaya çıktı?
Bundan 4 yıl kadar önce, Anadolu’da, her yıl develeriyle Toroslar üzerinden Akdeniz’ e inen, Sarıkeçirler aşiretini fotoğraflamaya karar verdim. Onlar artık bu yolculuğu develeriyle yapan son topluluktu ve birkaç yıl sonra da artık olmayacaklardı. O yüzden onlarla bir yolculuk yapmaya karar verdim.
Konya Karaman ’dan yola çıkacaktım, Mut üzerinden aşağıya Silifke’ ye inecektim onlarla birlikte. Yola çıkacaklarını haber aldım ve bindim arabaya, malzemelerimi de yükledim bagaja, Karaman’ a gittim. Karaman’ da onların yola çıktığını söylediler, benim düşündüğümden daha erken. Ben de onları bulmak için peşlerine takıldım, ama benim aracım onların develerinin girdiği yollara uygun olmadığı için, ancak nal izlerini görebildim tepelerin başında, sonrasını bulamadım. Ama biliyordum ki ineceklerdi Silifke’ ye. O arada o akşam onları ararken Mut’ a vardım, Mut’ da benim çok sevdiğim bir yer var Alaham Manastırı. Toroslar’ ın üzerinde, her yere tepeden bakan çok ilginç, büyüleyici bir yapı var. Akşamüzeri vardım oraya ve o bahar akşamında inanılmaz bir gün batımı karşıladı beni. Kıpkırmızı bir şurup üzerime döküldü sanki. O akşam ayrılmak istemedim, ateş yaktım, orada kalmaya karar verdim ve o gece müthiş bir Samanyolu vardı üzerimde. O akşam, o ateşin önünde, sessizlikte, dağ keçilerinin uzaktan sesleri ve dağ çiçeklerinin kokusu duyuluyordu. Yollara gitmek, yolculuk yazıları yazmak yüzünden, uzun zamandan beri şiir yazmadığımı düşündüm. Aklıma o zaman
bir şiir dizisi yazmak geldi. Dedim ki, öyle
bir şiir dizisi yazmalıyım ki, salt sözcüklerden yola çıkmalıyım. Bir sözcükten çıkarak şiirler yazmalıyım ve onun getirdiği imgeleri yazmalıyım. Ama bunun anlamlı bir şey olması gerektiğini düşündüm ve o akşam aklıma kadın adları geldi. Mesela, sözcük olarak, Pelin benim çok sevdiğim bir isim. Pelin,İpek, Begüm sözcüklerini çok seviyorum ve bunlar aynı zamanda birer kadın adı. Bu isimlerin bir listesini çıkarayım ve o isimler için birer şiir yazayım dedim. 90 tane isim çıkardım o akşam ve sonra onları yazmaya başladım. Yasemin ile başladım 1998’ de ve ilk kez onlar Öküz Dergisi’ nde yayınlanmaya başladı, sonra Varlık ve
Adam Sanat’ da yayınlandı ve o 33 tane şiirden oluşan, Sevdiğim Kadın Adları Gibi dizisinin ilk kitabı çıktı. Bu arada çok sevdiğim isimler vardı, ablamın ismi mesela, Nilgün, onu hiçbir zaman yazamayacağım. Çünkü Nilgün ismi bana ablamı getiriyor. Benim yazdığım şiirlerde sevdiğim kadınların ismi olmayacak hiçbir zaman. Sadece sözcükler için yazdım ve devam edecek bu. Her birinin birbirinden faklı olması lazım, birbirine benzememesi lazım. O yüzden de aralıklarla 4 yılda yazdım bu kitabı ben. Şiirlerin bir ortak noktası da şu olmalıydı, onların her birinin içinde bir aşk tanımı olmalıydı, açık ya da gizli ve bunlar bir aşk şiiri olmamalıydı, bu çok zorladı beni. Ama itiraf etmek gerekirse bazen kantarın topuzu kaçtı. Ama sonuçta o sözcüğün taşıdığı
bir şeyler oldu bu. Öyküsü bu kitabın. Bundan sonra
2 kitap daha çıkacak, belki de daha fazla, bilmiyorum.
Yazılarınız neler besler?
Yeryüzü bir anne gibidir
bir yazar için. Her şey besler. İzlediğin
bir film , aniden karşına çıkan
bir gök kuşağı , insanlar. Bu kalabalığa bakıyoruz şimdi, onların yürüyüşlerinden insan bir yazı yazabilir. Vantilatöre de bakılıp yazı yazılır. Güzel
bir şiir, güzel bir metin, güzel bir davranış, seni etkileyen herhangi bir olay da yazdırabilir. Çok güzel
bir şiir okuduğum zaman bende şiir yazma isteği uyanıyor mesela.
Sizi yazar olarak tanıyoruz. Bunun yanında çok iyi bir doğa fotoğrafçısı olduğunuzu da biliyoruz. Bunların dışında bilmediğimiz neler oluyor
Akgün Akova ’ nın hayatında?
Ben, yaklaşık 5 yıldan beri, zamanımın büyük bir kısmını İstanbul dışında, yollarda geçirdim. Kimi zaman yüksek bir yerden altımdaki bulutlara baktım Kaçkarlar’ da, kimi zaman bir Firig anıtının hala çözülemeyen dilinin kazılı olduğu kayalıkların orada diz çöktüm, kimi zaman yaşlı bir kadının tüttürdüğü sigaranın dumanının yanında onun fotoğraflarını çektim Urfa’ da. Sürekli gitmek duygusu vardı ve ben 5 yıl bunu yaptım. Şimdi onları kitaplaştıracağım. Ayrıca Anadolu’ yu anlatacağım yazılarla da. Bu, benim yapmak istediğim benzersiz bir iş. Bu yıl o kitaplar çıkmaya başlayacak. 5 kitaplık “İçimden Geçen Yolda” diye Anadolu’ yu anlattığım bir dizi çıkacak. Onun dışında Kadir Has Üniversitesi ve Akademi İstanbul’ da yaratıcılık dersleri veriyorum. Bolu projesi yapıyorum. Bolu’ nun bütün köylerine kadar, böceklerine, insanlarına, ağaçlarına, kuşlarına kadar her şeyini çekiyorum. 4 mevsiminin değişimini çekiyorum. Bunu Bolu Valiliği için yapıyorum. TRT’ ye belgesel yapıyorum, pazar akşamları “Yaşamdan İzler” diye yayınlanıyor.
TRT Radyosu ’ na da her hafta 5 dakikalık metinlerle Anadolu’ da
bir yeri anlatıyorum. Onun dışında arada bir uyuyorum.
Bu kadar çok işin arasında nasıl ve ne zaman çalışma odanıza kapanıp da yazma fırsatı buluyorsunuz?
Çok güzel bir soru. Çünkü ben 5 yıl açıkçası iyi
bir yazar olamadım. İyi
bir yazar olamadım derken, 15-20 gün yollarda geçiyordu, sonra oturup gezi yazısını yazıyordum. Onu yazmam da zaten 3-4 gün. Onu sayfalara oturtmak, dergide onlarla uğraşmak, tabi bu arada yaptığım işlerden bir tanesi Voyager ‘ ın editörlüğü. Voyager’ ın Türkiye dosyalarını yapıyorum. Bütün zamanımı alıyor bunlar. Geriye de yazı yazmak için çok zamanım kalmıyordu, zaten yorgun oluyordum. Hiçbir zaman yanıma kağıt kalem alıp ya da bilgisayar alıp da gitmedim yollara. Sadece yol vardı o zaman hayatımda. Ama çok özledim yazı yazmayı. Çünkü çok farklı iki nokta bu. Fotoğrafçı olarak hep dışarıdasınız. Ama
bir yazar olarak odamdan başka hiçbir yerde yazamam ben. Ne otobüste, ne pastanede. Yazabilen yazarlar var. Atilla İlhan yazıyormuş, Salah Birsel yazıyormuş. Bir sürü yazar var oturduğu yerde yazı yazan. Ben bunu hiç yapamadım. Ben yalnızca odamda yazabiliyorum ve fotoğraf benim odamdaki mutluluğumu aldı. O yüzden de artık yazı yazmaya dönmek istiyorum.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Akgün Akova ile sizin için söyleştik...-
Şair-
Yazar Akgün Akova ile şiirleri, hayatı, hobileri, projeleri ve fotoğraf tutkusu üzerine...
|
|
|
|
|
Bir çift kanadın bir altın madeninden daha değerli olduğunu söyledi hep. Bunu o kadar içten, inanarak söyledi ki, bir çift kanat bahşedildi ona. Ve o gitmeyi istediği yerlerde, olmak istediği kişi olarak, yanında olmasını istediği kişilerle açtı gözlerini yeni bir güne.
Hayatımdaki en özel ve özenle saklanan yerlerden birine sahiptir Akgün Akova. Ondan çok şey öğrendim. Güzel olmanın, güzel kalmanın sırrını, kalbimin anahtarını neden ve nereye sakladığımı, bir cümlenin insanı nerelere götürebileceğini...
Doğru zamanda doğru kişi ile karşılaşmanın insan hayatını nasıl etkileyebileceğinin kanıtıdır benim için Akgün Akova. Ve artık ben de inanıyorum ki, bir çift kanat bir altın madeninden daha değerlidir.
“Sevdiğim Kadın Adları Gibi” dizisi nasıl ortaya çıktı?
Bundan 4 yıl kadar önce, Anadolu’da, her yıl develeriyle Toroslar üzerinden Akdeniz’ e inen, Sarıkeçirler aşiretini fotoğraflamaya karar verdim. Onlar artık bu yolculuğu develeriyle yapan son topluluktu ve birkaç yıl sonra da artık olmayacaklardı. O yüzden onlarla bir yolculuk yapmaya karar verdim.
Konya Karaman ’dan yola çıkacaktım, Mut üzerinden aşağıya Silifke’ ye inecektim onlarla birlikte. Yola çıkacaklarını haber aldım ve bindim arabaya, malzemelerimi de yükledim bagaja, Karaman’ a gittim. Karaman’ da onların yola çıktığını söylediler, benim düşündüğümden daha erken. Ben de onları bulmak için peşlerine takıldım, ama benim aracım onların develerinin girdiği yollara uygun olmadığı için, ancak nal izlerini görebildim tepelerin başında, sonrasını bulamadım. Ama biliyordum ki ineceklerdi Silifke’ ye. O arada o akşam onları ararken Mut’ a vardım, Mut’ da benim çok sevdiğim bir yer var Alaham Manastırı. Toroslar’ ın üzerinde, her yere tepeden bakan çok ilginç, büyüleyici bir yapı var. Akşamüzeri vardım oraya ve o bahar akşamında inanılmaz bir gün batımı karşıladı beni. Kıpkırmızı bir şurup üzerime döküldü sanki. O akşam ayrılmak istemedim, ateş yaktım, orada kalmaya karar verdim ve o gece müthiş bir Samanyolu vardı üzerimde. O akşam, o ateşin önünde, sessizlikte, dağ keçilerinin uzaktan sesleri ve dağ çiçeklerinin kokusu duyuluyordu. Yollara gitmek, yolculuk yazıları yazmak yüzünden, uzun zamandan beri şiir yazmadığımı düşündüm. Aklıma o zaman
bir şiir dizisi yazmak geldi. Dedim ki, öyle
bir şiir dizisi yazmalıyım ki, salt sözcüklerden yola çıkmalıyım. Bir sözcükten çıkarak şiirler yazmalıyım ve onun getirdiği imgeleri yazmalıyım. Ama bunun anlamlı bir şey olması gerektiğini düşündüm ve o akşam aklıma kadın adları geldi. Mesela, sözcük olarak, Pelin benim çok sevdiğim bir isim. Pelin,İpek, Begüm sözcüklerini çok seviyorum ve bunlar aynı zamanda birer kadın adı. Bu isimlerin bir listesini çıkarayım ve o isimler için birer şiir yazayım dedim. 90 tane isim çıkardım o akşam ve sonra onları yazmaya başladım. Yasemin ile başladım 1998’ de ve ilk kez onlar Öküz Dergisi’ nde yayınlanmaya başladı, sonra Varlık ve
Adam Sanat’ da yayınlandı ve o 33 tane şiirden oluşan, Sevdiğim Kadın Adları Gibi dizisinin ilk kitabı çıktı. Bu arada çok sevdiğim isimler vardı, ablamın ismi mesela, Nilgün, onu hiçbir zaman yazamayacağım. Çünkü Nilgün ismi bana ablamı getiriyor. Benim yazdığım şiirlerde sevdiğim kadınların ismi olmayacak hiçbir zaman. Sadece sözcükler için yazdım ve devam edecek bu. Her birinin birbirinden faklı olması lazım, birbirine benzememesi lazım. O yüzden de aralıklarla 4 yılda yazdım bu kitabı ben. Şiirlerin bir ortak noktası da şu olmalıydı, onların her birinin içinde bir aşk tanımı olmalıydı, açık ya da gizli ve bunlar bir aşk şiiri olmamalıydı, bu çok zorladı beni. Ama itiraf etmek gerekirse bazen kantarın topuzu kaçtı. Ama sonuçta o sözcüğün taşıdığı
bir şeyler oldu bu. Öyküsü bu kitabın. Bundan sonra
2 kitap daha çıkacak, belki de daha fazla, bilmiyorum.
Yazılarınız neler besler?
Yeryüzü bir anne gibidir
bir yazar için. Her şey besler. İzlediğin
bir film , aniden karşına çıkan
bir gök kuşağı , insanlar. Bu kalabalığa bakıyoruz şimdi, onların yürüyüşlerinden insan bir yazı yazabilir. Vantilatöre de bakılıp yazı yazılır. Güzel
bir şiir, güzel bir metin, güzel bir davranış, seni etkileyen herhangi bir olay da yazdırabilir. Çok güzel
bir şiir okuduğum zaman bende şiir yazma isteği uyanıyor mesela.
Sizi yazar olarak tanıyoruz. Bunun yanında çok iyi bir doğa fotoğrafçısı olduğunuzu da biliyoruz. Bunların dışında bilmediğimiz neler oluyor
Akgün Akova ’ nın hayatında?
Ben, yaklaşık 5 yıldan beri, zamanımın büyük bir kısmını İstanbul dışında, yollarda geçirdim. Kimi zaman yüksek bir yerden altımdaki bulutlara baktım Kaçkarlar’ da, kimi zaman bir Firig anıtının hala çözülemeyen dilinin kazılı olduğu kayalıkların orada diz çöktüm, kimi zaman yaşlı bir kadının tüttürdüğü sigaranın dumanının yanında onun fotoğraflarını çektim Urfa’ da. Sürekli gitmek duygusu vardı ve ben 5 yıl bunu yaptım. Şimdi onları kitaplaştıracağım. Ayrıca Anadolu’ yu anlatacağım yazılarla da. Bu, benim yapmak istediğim benzersiz bir iş. Bu yıl o kitaplar çıkmaya başlayacak. 5 kitaplık “İçimden Geçen Yolda” diye Anadolu’ yu anlattığım bir dizi çıkacak. Onun dışında Kadir Has Üniversitesi ve Akademi İstanbul’ da yaratıcılık dersleri veriyorum. Bolu projesi yapıyorum. Bolu’ nun bütün köylerine kadar, böceklerine, insanlarına, ağaçlarına, kuşlarına kadar her şeyini çekiyorum. 4 mevsiminin değişimini çekiyorum. Bunu Bolu Valiliği için yapıyorum. TRT’ ye belgesel yapıyorum, pazar akşamları “Yaşamdan İzler” diye yayınlanıyor.
TRT Radyosu ’ na da her hafta 5 dakikalık metinlerle Anadolu’ da
bir yeri anlatıyorum. Onun dışında arada bir uyuyorum.
Bu kadar çok işin arasında nasıl ve ne zaman çalışma odanıza kapanıp da yazma fırsatı buluyorsunuz?
Çok güzel bir soru. Çünkü ben 5 yıl açıkçası iyi
bir yazar olamadım. İyi
bir yazar olamadım derken, 15-20 gün yollarda geçiyordu, sonra oturup gezi yazısını yazıyordum. Onu yazmam da zaten 3-4 gün. Onu sayfalara oturtmak, dergide onlarla uğraşmak, tabi bu arada yaptığım işlerden bir tanesi Voyager ‘ ın editörlüğü. Voyager’ ın Türkiye dosyalarını yapıyorum. Bütün zamanımı alıyor bunlar. Geriye de yazı yazmak için çok zamanım kalmıyordu, zaten yorgun oluyordum. Hiçbir zaman yanıma kağıt kalem alıp ya da bilgisayar alıp da gitmedim yollara. Sadece yol vardı o zaman hayatımda. Ama çok özledim yazı yazmayı. Çünkü çok farklı iki nokta bu. Fotoğrafçı olarak hep dışarıdasınız. Ama
bir yazar olarak odamdan başka hiçbir yerde yazamam ben. Ne otobüste, ne pastanede. Yazabilen yazarlar var. Atilla İlhan yazıyormuş, Salah Birsel yazıyormuş. Bir sürü yazar var oturduğu yerde yazı yazan. Ben bunu hiç yapamadım. Ben yalnızca odamda yazabiliyorum ve fotoğraf benim odamdaki mutluluğumu aldı. O yüzden de artık yazı yazmaya dönmek istiyorum.
|
|
|
|
|
Fotoğrafçılığa olan ilginiz ne zaman başladı ve nasıl işe dönüştü?
Bunun da çok ilginç bir hikayesi var. “Sevdiğim Kadın Adları Gibi” nin sonunda bir düş-mektup var, orada anlatıyorum. Ben, Ertuğrul’ un fotoğraflarını gördüğüm zaman, gerçek anlamda fotoğraf çekme duygusunu içimde yaşadım. Ama sonra beni yıllardan beri görmediğim Deniz diye
bir arkadaşım aradı. “Akgün, ben sana
bir iş buldum ” dedi. Ben o zaman Gebze’ de oturuyordum ve bir romana başlamak üzereydim. 1 yıl kapanıp roman yazacaktım, kafamda kurduğum bir roman vardı. “Deniz herhalde şaka ediyorsun. Ben iş aramıyorum” dedim. O bana işin ne olduğunu söylemedi, yalnızca “Çektiğin fotoğraflardan birazını getir lütfen” dedi. Ben o zaman, amatör olarak, gittiğim yerlerde fotoğraf çekiyordum ve yine çok büyük rastlantılar eseri, Salzburg’ da çektiğim fotoğraflardan biri Fotoğraf Dergisi’ ne kapak olmuştu. Çok büyük bir tesadüftür, fotoğrafçıdan bastırdığım kartları almış, yolda yürürken arkadaşıma rastladım. O da “Ben Fotoğraf Dergisi’ ne gidiyorum. Gel biraz oturur gideriz” dedi. Gittiğimizde, oradakilerden biri, koltuğumun altındaki zarfta ne olduğunu sordu. Görmek istediler fotoğrafları, sonra “Biz bunu kullanabilir miyiz?” dediler. Bir baktım bir ay sonra kapak olmuş fotoğraf. Gerçekten düş gibi. Sonra, Deniz’ in söylediği toplantıya gittim. Orada 80-90 tane kadın vardı. Bir anda kendimi kadınlar arasında buldum. Marie Claire, Marie Claire Maison, Adres, Butik, hepsinin olduğu bir yerdi orası ve beni bir odaya aldılar. 3 tane kadın vardı karşımda. Fotoğraflarıma bakmak istediler, baktılar. “Bu ışığı nereden buldunuz?” dediler. Ben de ne diyeceğimi bilemedim “Işık benim arkadaşım” dedim. Çok konuşmadık. Ne kadar istediğimi sordular. Ben de nasıl olsa bu işi yapmayacağım ya, sırf Deniz’ in hatırı için gittim oraya, sonra
bir dergi gösterdiler “Bu derginin Türkiye dosyalarını çekecek ve yazacak birini arıyoruz” dediler, ben de nasıl olsa almayacaklar diye yüksek bir rakam söyledim. Ertesi gün aradılar, gelin, buyrun başlayın diye. Benim Gebze’ de bir dükkanım vardı o zaman. Her şeyimi kardeşime bıraktım ve 5 yıldan beri o yollara gidiyorum.
Teknolojinin kitap okuma alışkanlığını yok ettiğini ve dilimizi bozduğunu düşünüyor musunuz?
Teknoloji ile ilgili çok çelişkili şeyler var benim içimde. Bilgisayarlarla birlikte el yazımızı, e-mail ile de mektubu yitirdik. Ben mektupları seviyorum. Göz yaşlarımız, parmak izlerimiz, kokumuz her şeyimiz vardı. Şimdi herkesin aynı karakterlerde yazdıkları mektuplar var ve bu bana çok soğuk geliyor. Ama şöyle de bir gerçek var, Dünyanın her tarafında benim şiirlerimin okunduğunu biliyorum o sayede. Örneğin, Baba Bana Bağırma’ yı Amerika’ da bir antolojide yayınladılar iki yıl evvel,
Cevat Çapan çevirmişti. Orada üniversitede okuyan bir kız sitesine koymuş. Orada gören bir yayınevi de bunu yayınladı. İngilizce ya da Fransızca’ ya çevrilen şiirlerimin sitelerde yayınlanması yüzünden, dünyanın her tarafından e-mailler alıyorum ben. Geçen gün baktım yaklaşık 3000 sitede şiirlerim var. Buna ben kitapla ulaşamazdım. Bir sürü insan çıktı karşıma, internetten mektup gönderip, tanışmak isteyen, geldiler oturduk, konuştuk. Sonra guruplar doğdu. Örneğin bunlardan bir tanesinde de, omurilik felçlileri ile chat yaptık. Onlar sordu ben yanıtladım. Aramızda olağanüstü, olumlu bir elektrik doğdu. Sonra onların yaptığı bir toplantıya konuşmacı olarak katıldım. Bu tip bağlar açısından bilgisayar ya da teknolojinin çok büyük bir hız verdiğini düşünüyorum, ama insanı yalnızlaştırdığını da düşünüyorum ve bunu da kabullenemiyorum. Bu da çok ciddi bir sorun. Bunun aşılması gerek. Yani bunu, bilgisayarı ya da interneti yok ederek değil, insanların kendi iç refleksleri ile, en azından sabahtan akşama kadar orada oturmayarak, doğanın bir parçası olduklarını unutmayarak çözmeleri gerektiğini düşünüyorum. Eğer öyle olmazsa, bunu bir tehlike olarak gördüğümü de söyleyeyim.
Teknolojinin dilimizi bozuğunu düşünüyorum. Ama bunda teknolojinin suçu olduğunun söyleyemem. Teknoloji sadece bir araç. Bunu bozan biziz. Şimdi bırakın teknolojiyi, dolaşın şuralarda, bakın mesela Family Finans Kurumu. Mesela Niyazi Bey diye lokanta var. Geçen
gün şube açmışlar Niyazi Bey Plus. Burada teknolojinin suçu yok. Bunu yapan biziz, biz bunu teknolojiye taşıyoruz. Ama, internet açısından şunu söyleyeyim, internetin çok ciddi bir tehlikesi var. Bu bizim için tehlike, ama internete hükmeden, kendi dillerini koyan Amerikalılar tarafından tam tersi olarak kullanılıyor. Biz interneti kullanalım, ama bunu yaparken Türkçe’ mizi de koruyalım. Bu yine eğitimle ilişkili bir şey. Türkçe ile ilgili, çok ciddi, çözülemeyen sorunlar yaratacak ileride. Çünkü, bunun tehlike olduğunun yöneticiler, siyasetçiler, tepedeki insanlar her kimlerse, bunun farkında bile değiller. Çünkü adamlar bundan çok uzaklar. İki tane Türkçe kelimeyi okuyamıyorlar mecliste.
İhtiyaçlar ve teknoloji, yepyeni, ortak
bir dünya dili yaratılmasına sebep olabilir mi?
Bütün dünyada ortak bir dil oluşması neyi ifade eder? Bu oluşacak. Ama bu bir zenginlik değil ki bence. Bu bir yoksulluk. Bütün diller zenginleştiriyordu bunu, kültürler zenginleştiriyordu. Şimdi her şey kısaldı. Buna benzer bir şey söyleyeyim, edebiyatta roman da kaybolacak. Roman öyküye, öykü kısa öyküye dönüşecek ve insanlar yolda 3 dakikalık metinler okuyacak. Hiç kimsenin kocaman, 600 sayfalık bir romanı okuyacak zamanı kalmayacak. Çok acı bir durum bu. Tıpkı kendi içimize dönüp de “Ben kimim?” sorusuna yanıt aramaya zaman bırakmamamız gibi. Her şey kısalacak. Kısa aşklar, kısa buluşmalar, kısa işler. İleride işler de yavaş yavaş kaybolacak. İnsanlar evinden çalışmaya başlayacak. İş saatleri azalacak. Bu ortak dilde sanıyorum onlardan bir tanesinin göstergesi. Ortak dil olmasın mı, olsun. Ama diller de korunsun. Kaybolan diller ayakta tutulsun, kültürler yok olmasın. Yoksa hepimizin birbirine benzediği, 3-5 cümleyle konuşan yaratıklara döneceğiz.
Yurtdışı ve yurtiçinde
Sunay Akın ile seminerlere katılıyorsunuz. İçeriği nedir bu seminerlerin?
İçeriği, hayat. Biz her şey hakkında konuşuyoruz. Bundan 4-5 yıl önceydi sanıyorum, İzmir’ de sabah
bir radyo konuşmasına girdik. Orada spiker
bir hanım vardı “Sizin hakkınızda bana bir şey söylediler. Size bir sözcük söylüyorlarmış, siz bunun hakkında saatlerce konuşabiliyormuşsunuz hiç durmaksızın, doğru mu?”dedi. “Söyleyin” dedik. O programı dinleyenler bilirler, sonuçta o programın süresi dolmuştu, bitmesi gerekiyordu, bitirdik. Sunay ile biz benzersiz işler yaptık açıkçası. Unutamadığımız çok özel işler yaptık. Kız Kulesi’ nde Şiir Cumhuriyeti kurmaktan, Orhan Veli’ nin, Melih Cevdet Anday’ ın çıkardığı, ilk Yaprak Dergisi’ ni yeniden yayınlamaya kadar. Benim hiç unutamadığım bir şey de, Dünya Gençliği Buluşması vardı Bergama’ da. Biz gece 00.30’ da söyleşiye başladık. Sabah 04:30’ a kadar süren bir söyleşiydi. İnsanlar battaniyelerle oturmuşlardı. Biz ay ve yıldızı anlatmıştık. Onu
bir kitap yapacağız. Uzun zamandan beri var kafamızda ortak
bir kitap yapmak. Ama Sunay ile çok farklı insanlarız. En basitinden, Sunay İstanbul’ u çok sever, ben nefret ederim. Paylaştık, ona İstanbul’ u verdik, ben de Anadolu’ yu aldım. Dedik ki İstanbul’ da iki şair fazla. Ben sürüldüm, o burada kaldı. O İstanbul’ u yazıyor biliyorsun. Ben de Türkiye’ nin geri kalan kısmını yazacağım. O toplumsal tarafı ağır basan biri, ben daha bireysel, daha psikolojik, daha kendi içine dönük şeyleri seviyorum. O kalabalıkları seviyor, ben bir ağacın, bir ormanın, su kıyısının yalnızlığını seviyorum. Ama sonuçta bir bakıyoruz ki, her yerde karşılaşmışız. Bundan 2 yıl önce, Sunay’ ın bir kitabı çıkmıştı “İstanbul’ da Bir Zürafa” ,
İstanbul Kitap Fuarı ’ ndaki konuşmamızın başlangıçta şöyle dedim “Herkes Sunay’ ın benim iyi arkadaşım olduğunu zanneder. Bakın yeni kitabı çıktı, İstanbul’ da Bir Zürafa, ilk kez söylediklerime uymuş ve arkasına bir fihrist koymuş, oysa ben kaynakça koy demiştim, insanlar bu bilgileri nereden bulduğunu bulsunlar diye. Fihrist koymasının sebebi de şu, hangi sayfada ne geçiyor, bir şey ararsanız oradan buluyorsunuz. 4 tane canlı var orada, adı en çok geçen. Onlardan biri, çok doğal olarak, zürafa, diğerleri at, deve ve Akgün Akova. O kadar yakın arkadaşımdır.” Böyle bir arkadaşlığımız var Sunay ile. Ama şakası bir yana, biz birbirimizi tamamlıyoruz ve dünyada her halde başka bir örneği yok bunun. Beraber 1000’ i aşkın konuşma yapan ve aynı dili kullanan başka iki yazar bilmiyorum ben. Yani elimde büyüdü fena değildir.
RÖPORTAJ:
FİLİZ KÜÇÜK
|