: : Çınar Yayınları

Anasayfa

Yayın Arama

Yayın / Yazar adı

Yayın türü:
 

Detaylı arama

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol


Hasan Barışcan: OKUYAN TOPLUM Yazdır E-posta
Hasan Barışcan : OKUYAN TOPLUM

 

                    Dünya kitap haritasında Türkiye koyu karanlıkta. Yapılan araştırmalar böyle söylüyor.” Okumayan bir toplumuz” sözü herkesin dilinde. Bunun nedeni ne? Yaptığı işe kafa yoran bir Türkçe öğretmeni olarak bunda benim payım var mı diye düşünüyorum. Her karşılaştığım anne baba, çocuklarının okumadığından söz ediyorlar. Hatta öğretmenler, öğrencilerinin okumayı sevmediğini söylüyorlar. Toplumun hemen her kesimi bundan şikayetçi. Kimisi suçu velilere atıyor. Anne baba televizyon izlerken tabii ki çocuk okumaz diyenler var. Bilgisayarın  okumayı engellediğinden dem vuranlar var. Öğretmenler aileye, aile teknolojiye suçu yükleyerek asıl sorunun nedenleri araştırılmıyor. Halbuki çok basit okuyan toplumlarda kullanılan öğretim araçları, öğretim yöntemleri ile bizim gibi okumayan toplumların öğretim araçlarını ve öğretim yöntemlerini karşılaştırdığımız an neden  çocuklarımıza okumayı öğretemediğimiz, sevdiremediğimiz  ortaya çıkar. Okumayı alışkanlık biçimine dönüştürmenin yeri okuldur, sınıftır, sınıftaki araç gereçlerdir, yöntemdir. Bunun  için  okuma alışkanlığını  edinmiş ülkelere gidip araştırma yapmamıza  bile gerek yok.

                   Bir Türkçe öğretmeni olarak İngilizce öğretmeni dostlarımı hep kıskandım. Onlar da dil öğretiyorlardı biz de. Üstelik biz Türkçe öğretmeni olarak anadil  öğretiyorduk.  Her şey bizim yanımızdaydı. Okul ortamı, aile ortamı, gazeteler, radyolar, televizyonlar, sinemalar, tiyatrolar, konserler, türküler, şarkılar..... Bütün bunları bildiğim halde kıskandığım onların sınıflarıydı. Çünkü dil öğretiminin yeri sınıflardır. Bir İngilizce  öğretimi sınıfında; radyo, kasetçalar, televizyon, video  ve kasetler..Şimdi bilgisayar, internet  ve CD’ler.......  Bütün bunlar kulak ve ses eğitimi için gereksinim duyulan araçlardır. Bu araçlar yabancı bir dil öğrenirken gerekli olduğu gibi anadili öğretirken de gereklidir. Her dersin konusuna göre hazırlanmış ses ve görüntü araçları  öğretmeyi  ve öğrenmeyi kolaylaştırmak amacına yöneliktir.

                    Bütün bunları destekleyen öğretmen kitapları, öğrencinin gerekli bilgileri zevkle bulabileceği rengarenk  öğrenci kitapları,öğrendiklerini yazarak pekiştirebilecekleri  çalışma kitapları, Öğrencinin edindiği bilgilerle düşün gücünü genişleten yaş ve seviyelerine göre hazırlanmış okuma kitapları. Zorunlu taşınan sözlükler.. Ve yapılan projeler……

                    Türkçe öğretiminde ise bizim Türkçe’yi öğretmek için kullandığımız sadece, Talim ve Terbiye Kurumu’nun soğukluğunu içinde yansıtan bir tek Türkçe ders kitabı. Türkçe ders kitabının dışında özgürce bir kaynak kitap önermeniz  çoğu zaman engellenmiştir. Böyle bir durumda siz olsanız İngilizce öğretmeni dostlarınızı kıskanmaz mısınız?

                    İşte okuyan toplumun oluşamaması bundan. Ne anne ve babalarda, ne öğrencilerde ne de öğretmenlerde kabahat arayalım. Asıl işi bir kenara bırakarak,  televizyonları, bilgisayarları suçlamak işin kolayına  kaçmaktan  başka bir şey değildir. Ne yazık ki okumayan bir toplum değil okumayı öğretemediğimiz bir toplumun bireyleriyiz. Okumak, bir alışkanlık yaratmakla olanaklıdır. Alışkanlıksa düzenli ve sistemli bir çabayla kazandırılır. İlköğretimin birinci sınıfından başlayan ve örgün öğretimin sonuna dek süren çalışmalarla okuma alışkanlığını yaratmamız  mümkündür. Okuyan toplumu ancak o zaman oluşturabiliriz. Gelişmiş toplumlar bu işi böyle yapmışlar.

                    Öğretmenlik süresince kıskançlığımı kendi yöntemlerimle çözdüm. Haftada altı saatlik Türkçe dersini kendi içinde bölümledim. Birinci saat, Türkçe kitabımızdaki konuları işliyorduk. İkinci saat, işlediğimiz konudan yararlanarak dil çalışmaları yapıyorduk. Üçüncü saatimiz, her hafta okuduğumuz kitapları arkadaşlarımıza tanıtmak, kitapta bizi etkileyen yönleri, olayı, kahramanları, dil ve anlatımıyla sunmamız gerekiyordu. Dördüncü saat , bir klasörde basından derleyerek topladığımız; kültür, sanat olaylarını sınıfımıza sunmak oluyordu. Beşinci saatte her hafta  yazdığımız o haftaya özgü konuları içeren yazıların okunmasına ayrılmıştı. Altıncı saatte, yazı dersimiz vardı. Sınıfça  verilen konuda el yazması çalışmaları  yapılırken dönem projelerinin her hafta yapılaması gereken bölümleri, gidişi, karşılaşılan sorunlar tek tek irdeleniyordu. Böyle bir yöntemle; Öğrencilerimiz, her hafta bir kitap okuyor ve tanıtıyor, her hafta seçtiği konuda bir yazı yazıyor, her hafta kültür dosyasına malzeme toplamak için araştırma yapıyor, bu araştırmaları sınıfa sunuyor, her dönem yaptığı projesinin gidişini paylaşıyordu. Bu  yöntemle yaptığımız çalışmalar yıl sonuna dek sürdü. Öğretim yılı sonunda çevre okulları davet ederek Türkçe öğretimi konusunda bir sunum hazırladık. Öğrencilerimiz, yıl boyunca yaptıkları projeleri sundular, yazdıkları yazıları sergilediler, kültür dosyalarını ve proje dosyalarını tanıttılar.

                    Bu tür çalışmalar ilköğretimin birinci sınıfında başlayıp, her yaş ve seviyeye göre düzenlenerek yaptırıldıkça, öğrenci  yıl yıl   okumayı öğrenmiş olacak, onun da ötesinde okuma alışkanlığını kazanmış olacaktır. Okumayı öğrenen ve okuma alışkanlığını kazanan birisinin   kitabı bırakıp da,  televizyon veya bilgisayara bağlanarak edilgen bir  birey olması olanaksızdır. Bunun da yeri  okuldur. Sınıftır.

                    Sanırım sizlerle paylaşacağımız,  düşüncemize örnek olabilecek en güzel eğitim ortamı , “Hababam Sınıfı”dır.  Yıllardır filmlerde izlediğimiz  bu sınıf, Türk eğitim sisteminin   bir haritası görünümündedir. “Ağlanacak halimize güleriz” sözü bu filmler için tam yerindedir. Üretimden, araştırmadan, yoksun ezbere dayalı bir öğretim biçimimizin yarattığı gülünçlükler  üzerinde düşünme ve iyileştirmek için çabalar harcama yerine, gülüp geçmişiz hep. Usta yazar Rıfat   Ilgaz,  bize nasıl bir ortam yarattığımızı, gençlerimizi nasıl yetiştiremediğimizin gülünçlüklerini sunarken, bizim düşünmemizi istemiş olsa da biz bir türlü bu gerçeğimizi görmek istememişiz.

                    Okumayı öğretebileceğimiz, alışkanlıklar  haline dönüştürebildiğimiz  öğrenme ortamları ve öğretme araçları yaratıldığı, uygun yöntemler kullanıldığı an,  bu toplum okuyan toplum olacaktır.  Yüzlerce yöneticinin  hala görmek istemediği  gerçekleri  bize bir başyapıtla sunan,  Rıfat Ilgaz ’ın bir şiiriyle okuyan topluma katılalım.

                         KİTAPLAR
 
                         Üç odalı bir ev kiraladığım gün,
                         Kurtulacak kitaplarım
                         Merdiven altıdaki şeker sandığından.
                         Belki de gün geçtikçe,
                         Tabanında halı döşeli bir kitaplığım olacak.
                         Benden söz açıldı mı
                         Önce kitaplarımın sayısı söylenecek,
                         Sonra baremdeki derecem.
                         Bense her şeyden uzak,
                         Kitaplarımın ortasında kendimi unutacağım!
                         Evde bulunmadığım günler
                         “Meşgul” diyecek beni soranlara
                         güler yüzlü hizmetçim.
                         Başka bir gün masamın başında
                         En kalın kitabımı okur görünürken
                         Bastıracak misafirlerim....
                         En yakın dostumun bile dalgın dalğın bakıp yüzüne, adını soracağım!
                         Çıkarırken gözlüğümü,
                         eski mahalle arkadaşıma
                         “Nerde tanıştıktı,
                         yabancı gelmiyor yüzünüz “ diyeceğim.
                         Dalgınlığım onları güldürmeyecek.
                         Sorarlarsa dünyanın gidişini,
                         Duvardaki büyük adam resimlerine bakarak,
                         Eflatun’dan satırlar okuyacağım.....

 

Hasan Barışcan
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

 

30 Ocak 2006 Milliyet

 

 
< Önceki   Sonraki >