: : Çınar Yayınları

Anasayfa

Yayın Arama

Yayın / Yazar adı

Yayın türü:
 

Detaylı arama

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol


Kadir İncesu:Rıfat Ilgazın 12 Eylül Anıları Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Kadir İncesu: Rıfat Ilgaz ’ın 12 Eylül Anıları

 

“40 YIL ÖNCE 40 YIL SONRA”

 

Türk Edebiyatı’na 70 dolayında yapıt kazandıran Rıfat Ilgaz emekli olduktan sonra Cide’ye yerleşir. Kısa sürede yaptıklarıyla olumlu ve olumsuz tepkiler almaya başlar. Öyle ki 28 Ağustos 1980 tarihinde oturduğu evin karşısına bir pankart asılır. Pankartta “ Rıfat Ilgaz , bu apartmandan çıkarılmazsa 13 Ağustos gecesi taranacak” yazmaktadır. Pankartı, ev sahibi Ekrem’in gelini öfkelenerek yırtıp atar. 30 Ağustos’ta kendisini ziyarete gelen oğlu Aydın Ilgaz ile balkona masayı kurup donatan Rıfat Ilgaz bu durumdan sözetmez bile... Aydın Ilgaz ertesi gün çarşıya indiğinde “...Yahu ne yaptınız! Gece sizi gözledik” sözleriyle karşılaşır. Rıfat Ilgaz kendini ve oğlunu açık hedef yapmıştır.
Tabanca taşıması önerildiğinde reddeder Rıfat Ilgaz...
Aslında Rıfat Ilgaz bu duruma bayağı şaşırmıştır. O’nu vurmaları için uğraşmalarına hiç gerek yoktur çünkü.
“Evimin kapısında kilit bile yok! Hem beni temizlemek isteyen kişi, neden üç kat merdiven çıksın! Sabahları kumda tek başıma dolaşıyorum, kıyıda!...”
Cideli gençlerle ilgilenmesi de hoş karşılanmıyordu. Bir keresinde Cide’nin ileri gelenlerinden birisi “Hoca, emekliysen emekliliğini bil! Çek bu gençlerden elini” demişti şakayla karışık.

 

Peki Rıfat Ilgaz bütün bunlara maruz kalmak için neler yapmıştır. Her şeyden önce Cide , Rıfat Ilgaz için çok önemlidir:

 

“...Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket… Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!.. Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide’nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümü ile dirilir, yaşama gücümü tazelerdim...” der “Sarı Yazma” adlı romanında...

 

Emeklilik sonrası Cide’ye yerleştiği dönemde gerek lise müdürü Zekeriya Kaya, gerek öğretmenler ve öğrencilerle hep iç içe olmuş, çeşitli etkinlikler düzenlemişlerdir.

 

Ve daha neler neler...

 

. Cide Lisesi müdürü Zekeriya Kaya ile işbirliği yaparak Cide  folklorunda öğrencilerine yaptırdıkları

 

derlemeleri Sarı Yazma gösterilerine dönüştürür.

 

.Piyesler yazar.

 

.Zamanın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Deniz Baykal ’a Pelit Ovası’ndan çıkarılan kömürlerden 

 

numune yollayarak; limana kömür boşaltma tesisinin yapılmasına önayak olur.

 

.Cidelinin bir zamanlar geçim kaynağı olan, Cide bezi üretimini canlandırmak için Ziraat Bankası’na

 

kredi başvurusunda bulundu. Tavan aralarına kaldırılan, dokuma tezgahlarının çalışır hale gelmesi için

 

çalışır...

 

     

 

.Cideli balıkçıların kooperatifleşmesi için çalışmaları başlatır..

 

.Cide’deki defne yaprağının değerlendirilmesi için de girişimde bulunur... Hatta “Kumdan

 

Betona”nın kahramanı Mühendis Nejat, Defne Yaprağı İşleme Tesisleri yapar. İlk üründe alınmış,

 

fakat sonraları çeşitli nedenlerden dolayı işletilememiştir.

 

 

Rıfat Ilgaz çevreden gelen tepkilere rağmen Cide’nin sorunlarını ele alan piyesler yazar. Ve bu

 

oyunlara gençlerin, öğrencilerin ilgi göstermesi onu çok mutlu eder. Çünkü Rıfat Ilgaz gençleri

 

Cide’nin geleceği olarak görür. Özellikle “Uzun Eşek”  adlı oyunu geçimlerini halkı sömürerek

 

sağlayanların çok tepkisini çeker... “Uzun Eşek” adlı oyununda yol istemeyenlerin, liman

 

istemeyenlerin gerçek amaçları sergilenmektedir. “Yol istemeyenlerin, hastalanınca yolsuzluk

 

yüzünden doktora, hastaneye ulaşamamasıyla, liman istemeyenlerin motorlarının kıyıda

 

parçalanmasıyla sonuçlanıyordu sergilediğimiz oyun.” diye anlatır “Uzun Eşek” adlı oyununu Ilgaz...

 

  Rıfat Ilgaz ’ın kaleme aldığı “Türk Çocukları, Türk Çocukları” adlı oyunu da öğrenciler tarafından başarıyla sahnelenir. Bu başarıyı, Çatalzeytin Festivali’nde birincilik ödülünü alarak perçinlerler; Cide’nin geleceği, umudu olan küçük öğrenciler... Öğrencilerle birlikte çekilen bir fotoğrafta gözleri ışıl ışıl parlamaktadır Ilgaz’ın da...

 

 

Bütün bu yaptıklarını alt alta koyduğunuzda ve 1944 yılında Sınıf adlı şiir kitabı nedeniyle de yargılanıp 6 ay hapse mahkûm edildiğini ve öğretmenlikten uzaklaştırıldığını düşünürseniz, 12 Eylül darbecilerinin Rıfat Ilgaz ’ın kapısını çalmaları da kaçınılmazdır.

 

Rıfat Ilgaz ’a 70 yaşına geldiği günlerde yine cezaevi yolu görünmüştür. Bu günleri “Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra” adlı anı kitabında ayrıntılı olarak anlatır. Kitabı okuyanların aklında kalan isimlerden birisi de asker “Azem”dir. Bu yazının yazıldığı günlerde “Azem”e ulaştık. Bir Karadeniz kentinde yaşayan “Azem” o günleri bize yazdığı mektupta ayrıntılı olarak anlattı.

 

Hem Rıfat Ilgaz ’ın “Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra” kitabından, hem de “Azem”in yazdığı mektuptan bölümler bulacaksınız...

 

 

* * *

 

12 Eylül’ün ayak seslerinin komşu illerde duyulması ve Taşköprü’de öğretmenlerin büyük bir bölümünün gözetim altına alınması, sıranın Cide’ye de geldiğinin göstergesidir. Ertem Eğilmez tarafından filme çekilen Hababam Sınıfı’nın üçüncüsünün televizyonlarda gösterildiği günlerdir. Rıfat Ilgaz o günleri şöyle anlatıyor; “Üçüncü, Hababam Sınıfı filmi televizyonlarda oynarken romanı mahkemeye vermekle yetinmişlerdi. Bakalım 12 Eylülcüler yazarını ne yapacaklardı. Devlet sanatçısından mı sayacaklardı? Yoksa Cide gibi kıyıda köşede felsefe hocalarını bile baştan çıkarmaya kalkıştığı için sorgusuz sualsiz içeri mi atacaklardı?”

 

  Rıfat Ilgaz ’ın çok beklemesine gerek kalmaz, sorularının cevabını 29 Mayıs’da alır...

 

29 Mayıs 1981’e kadar Cide’de olan olaylara –İmam Hatip okulunun önünde patlayan dinamit, bir buçuk milyon mermilik kaçakçılık- ses çıkarmayan görevliler listenin 1 numaralı ismi Rıfat Ilgaz ’ın kapısı her zaman açık evinden içeri girdiklerinde yazarı, son romanı “Yıldız Karayel” üzerine çalışırken bulurlar:

 

İçeri giren bir astsubay “ Rıfat Ilgaz ’ın evi burası mı?” diye sorar. “Evet” yanıtın alınca kapının yanındaki askerlere de girmelerini söyler. Mavi bereli komandolar hemen odalara dağılarak ilk aramayı yaparlar.

 

 

(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...)

 

(...)
 “Yazı yazdığım masanın başına geçip dikildim. Astsubay az önce yazdığım kâğıtlara eğilmiş bakıyordu:
-Ne yazıyorsunuz?
-“Roman!” dedim.
Ortada ne kitaba, ne deftere benzer bir şey vardı! Kopyalı olarak makineye takılı kâğıtları karıştırıyordu. Bir yığın da el yazması müsvetteler...
(...)
“Adı ne olacak?”
“Yıldız Karayel”
(...) Sonra bir emir:
“Hazırlan! Albaya gideceğiz!”

 

 

* * *
O sırada evde bulunan bütün dergilerin tek tek zaptı tutulur. Rıfat Ilgaz mavi berelilerle evden çıkmadan önce “Yıldız Karayel” yüksek bir yere konur. Üstüne de çakıl taşı...
Merdivenlerden indikçe her katın sahanlığında bekleyen Mavi Bereliler onlara katılmaktadır.
Komşuların meraklı bakışları altında yürümeye başladılar. Elleri kelepçeli, gözleri bağlı Cide sokaklarında yürütülür, “Cide’nin Papazını yakaladık” sözleri arasında... Cide’nin tutuklanan diğer aydınlarıyla birlikte Cide Stadı’na götürülür. Bir süre orada bekletilir.

 

Rıfat Ilgaz ve diğer Cideli aydınlar İlçe Jandarma Komutanlığı’na götürülür. Önünde bekletildiği kapının açılmasıyla “Tuz-Ekmek”çileri görür...

 

(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...)

 

“Cide’nin ileri gelenleri arasında adının geçmesini isteyen bir ağayla hatırı sayılır kişilerden görünmek isteyen bir iki hemşehrimiz, gülerek çıktı dışarı, aralarında da havacı bir albay:

 

“Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkürler!” diye elini uzattı konuklarına,

 

“Sağ olun!”

 

Benimle göz göze gelmemek için arkalarına bile dönüp bakmadan iniyorlardı merdivenlerden, değerli hemşehrilerim. Bir bakıma bu kişiler kentin ileri gelenleriydi. Ya da öyle görünmekten hem hoşlanıyorlar, üstelik yarar da bekliyorlardı.”Tuz-Ekmek”çiydi bunlar... Kentin ağası, beyi, sözcüsü... Elverir ki onların işi bozulmasın, itibarları sarsılmasındı. Ağa olmak, eşraftan olmak kolay değildi!”

 

* * *
Rıfat Ilgaz usulen yapılan bir muayenenin ardından, diğer tutuklularla birlikte bir koğuşa kapatılır. 70 yaşındaki Rıfat Ilgaz şaşkındır. Çünkü doktor kendisine sağlam raporu vermiştir. Oysaki o güne kadar yatmadığı sanatoryum kalmamıştır, ciğerlerinden rahatsız olan Rıfat Ilgaz ’ın...
Koğuşta gözleri bağlanır ve ayakta durması istenir. Ayaklarını istenen şekilde açamamış olmalı ki, postallarla tekmelenir. Bütün bunlara rağmen onbaşıya “Ben herkes gibi ayakta dikilemem! Onlardan kendimi ayırmak istemem ama, onlar benden çok genç! Komutanına söyle kusura bakmasın!” der ve ranzanın birine oturur. Ranzasından sorgu odasından gelen sesleri rahatlıkla duymaktadır. Sesi gelen ise çocukluğunu bildiği Fatoş’dur. Evinde Rıfat Ilgaz ’ın kitapları bulunmuştur Fatoş’cuğun... “Kimden aldın? Neden aldın? Okuyacak başka yazarlar bulamadın mı?” gibi sorular sorulmaktadır. Lise öğrencisi Fatoş’un verdiği cevabı da duyar Rıfat Ilgaz ; “O bizim yazarımız, Rıfat Amca... Cideli O!...”

 

Komutanlığın kapısında karşılaştığı”Tuz-Ekmek”çiler ve “O bizim yazarımız” diyen Fatoş.... İşte, Rıfat Ilgaz ’a güç veren Fatoş ve Fatoş gibilerdir.

 

Bir sabah Mustafa Yılmazer ve Ramazan Tuğtepe ile askeri araca bindirilirler.

 

(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...)

 

“Uğurlayıcıların ağızları kulaklarındaydı. Çok mutluydular. İstedikleri olmuştu demek... Memleketlerinden okumuşlarla, okutanları alıp götürüyorlardı işte... Hiçbir şeyin değişmesini istemedikleri belliydi. Ne yol istiyorlardı ne de liman... Seksen beş imzalı dilekçelerin öyküsünü işte bu götürülenler sergilemişlerdi, Halkevi Tiyatrosunda! İçyüzlerini, güldürü türünden bir piyesle geriden gelen kuşaklara göstermeye çalışmışlardı. Gerici olmasalar bile en azından tutucuydular. Hem de uygarlığa, sanata, gerçeğe karşı olan tutuculardan! Ayrıca tutuculuk nasıl suç değilse tutuculardan yana olmamak da suç sayılmamalı diyemeyecek kadar da bağnazdılar. Karşılarında kim varsa suçluydu.”

 

İstikamet bellidir. Kastamonu Et ve Balık Kurumu Mezbahası...

 

Giriş için sorulan sorulardan biri de
“Suçun? Niçin tutuklandın?” olur. Kendilerinin cevaplaması gereken soruyu Rıfat Ilgaz ’ın cevaplamasını isterler. Israrları üzerine “Sosyalist” yazılmasını ister giriş kaydına...

 

* * *

 

Azem o günleri mektubunda şöyle anlatıyor;

 

“30 Mayıs günü idi. Koğuş kapısında yeni gelen tutukluların isimlerini yazıyordum.

 

 Koğuşun önündeki alanda bir cip durdu. İçinden jandarma komandolarla bir ihtiyar

 

 indi. Gözleri bağlı, sağında solunda birer komando bana doğru yürüyorlardı.

 

Yalnız, gözleri bağlı ihtiyar zemin düzgün olmasına rağmen adımlarını korkarak atıyordu.

 

Yardımcı oldum. Görevimi yapmak için kimliğini sordum.

 

 “Rıfat Ilgaz..” dedi.Ben daha önce Rıfat Ilgaz ’ı bilmezdim.”
* *  *
Rıfat Ilgaz ve arkadaşları kalabalık bir koğuşa götürülürler. Herkes ayakta bekletilmektedir yine...

 

 

(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...)

 

Duruşum, elim, kolum, bacaklarımın açılışı kurallara tümüyle ters

 

düşüyordu. Gözlerimdeki bağ da öyle... Bu bağ gözlerimi mi kapatıyordu, kaşlarımı mı,

 

belli değildi. İster istemez kızacaktı mavi bereli komando:

 

-Hey Amca! Ne oluyor!”

 

“Bak kardeş!” dedim, yavaştan, “Saygısızlık sayma bunu! Yaşım ayakta dikilmeye hiç

 

elverişli değil! Oturacağım ben!”

 

En yakın yatağın üstüne ilişirken gözümdeki eğreti bağı da indirdim aşağı.

 

“Ne yapıyorsun?” diye yürüdü üzerime.

 

-Bunalıyorum gözlerim bağlanınca!

 

Hemen oturuvermiştim oracığa.

 

“Olmaz!” dedi, “yasak!”

 

Koğuş arkadaşlarım bizi dinliyorlardı. Biraz da onlara duyurmak için:

 

“Gözlerim bağlı dikilmek isterdim, ama onlar kusuruma bakmazlar...” dedim.

 

Sanki nöbetçiden değil de, onlardan izin istiyordum. Yavaşça oturdu yanıma:

 

“Bak Amca” dedi, “Benim nöbetimde oturabilirsin. Gözlerini de bağlama! Yalnız...”

 

“Sağol!” dedim.

 

“Amca!” dedi, “Taşköprülü öğretmenler, senin yazar olduğunu söylüyorlar...”

 

“Doğru!” dedim.

 

“Bizim Astsubay Cide’deki evinizi aramış, arkadaşlarla. Her yer kitap, gazete... diyorlar.

 

Aklım ermiyor! Bu kadar kitabın varda... Sizi neden getirdiler... Bu operasyon...”

 

İlk kez işitiyordum bu operasyon sözünü, bir erin ağzından...

 

“Ne olmuş ki sizin Cide’de?” diye sordu içtenlikle.

 

“Belki de hiçbir şey olmadığından getirdiler bizi... Ne tabanca patladı, ne de banka soyuldu

 

bugüne kadar...”

 

(...)

 

“Adın ne ?” diye soruyorum, yanımda oturan mavi bereliye.

 

“Azem...” diyor.

 

Karadenizliydi, belliydi. Ama neresinden, doğusundan değildi. Yanıtladı sorumu:

 

“Samsunluyum Amca... Samsun’un Havza’sından...”

 

“Samsunlu sayılırım ben de!” dedim. “Terme’de bitirdim ilkokulu. Altı sınıflıydı bizim zamanımızda okullar... Ne iş görürdün Havza’da sen?” diye sordum, “Askerlikten önce?”

 

“Sobacıydım...”

 

(...)
Akşama doğru bizim Samsunlu Azem yeni gelen nöbetçi arkadaşına koğuşun mevcudunu bildirirken Yılmazer’le ikimizi ayrıca tanıttı. Gözlerimiz bağsız oturabilecektik şu yatakların üzerinde, yaşlıydık.
* *
Sorgu Kastamonu’da da devam eder.

 

 

(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...)

 


“Cide’ye niçin geldin?”
“Cide’de oturmanın nedeni? Ve daha pek çok soru.
Rıfat Ilgaz ’ın suçu böylece belli olmuştur. Doğduğu, çocukluğunun geçtiği Cide’ye yerleşmesidir tek suçu.... Oysa onun Cide’ye yerleşmesinin nedeni:
“Ömrümün son yıllarını burada geçirmek... Üç beş şiir, birkaç roman yazabilmek... Mizah ürünleri... Öyküler, oyunlar... Köşeyazıları... Anılar...” yazmaktır.
 * * *
1 Haziran”da Albay’ın emri ile muayene edilen Rıfat Ilgaz ’ın Ballıdağ Göğüs Hastalıkları Sanatoryumu’na yatması uygun görülür.

 

 

(Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’dan...)
“Yaklaşık kırk kilometrelik bir yoldu. Arabamız kapının önünde onarım görüyordu. Beni, mavi bereliler jipin yanına bırakmışlardı.
Arabanın altından da mavi bereli onarımcı çıkmıştı. Yüzü gözü yağ içindeydi. Onu görünce Azem geldi aklıma:
‘Bak kardeş!’ dedim, ‘Bir arkadaş bakıyordu bizlere koğuşta. Adı Azem... Ona benim selâmlarımı, sevgilerimi söyleyiver’
‘Olur, Amca!’ dedi, “Söylerim’
‘Çok teşekkür ettiğimi de söyle. Samsun’a yolum düşerse göreceğim onu!’
Elleri yağlıydı. Uzatmak istedi, vazgeçti.
‘Ben... Ben, Azem...” dedi. “Koğuş nöbetçisi... Geçmiş olsun Amca!’
Azem’in yağlı elini sıktım:
‘Haydi hoşça kal! Sağ olasın!”

 

 

Mezbahadan bozma cezaevinden ayrılışını böyle anlatır Rıfat Ilgaz...

 

Aynı anları “Azem” ise şöyle yazıya döker:
 “Hoca’yı Ballıdağ Sanatoryumu’na sevketmişlerdi.. Tutuklanırken bıraktığı eşyaları almak için gelmişlerdi. O an içimden bir ses hocam geçmiş olsun, hadi güle güle demek istiyor. Ama o tutuklu ben asker. Böyle bir şey imkânsızdı. Çok kısa bir an da olsa hocayla göz göze geldik. Hani derler ya gözler konuşur. Öyle bir şey oldu sanki. Hoca bana “Çok teşekkür ederim Azem” der gibiydi. Yanılmadığımı “Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra” adlı kitabını okuyunca anladım. Bende sağlığında etme imkanı bulamadığım teşekkürümü şimdi ediyorum ve yerinde rahat uyu diyorum. Hem de sana verdiğim sözümü tuttum. İki kızımı da öğretmen olmaları için okutuyorum. Allah izin verirse bir yıl sonra iki öğretmen kız babası olacağım.”
* * *
Rıfat Ilgaz , Ballıdağ Sanatoryumu’nda bir yandan tedavi olurken bir yandan da gözetim altında tutulur. 29 Haziran da gözetim altı kaldırılır. 2 Ağustos da Ballıdağ Sanatoryumu’ndan çıkar. Kendisini almaya gelen oğlu Aydın Ilgaz ile İstanbul’a döner.

 


Kaynakça:
- Rıfat Ilgaz , Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra, Çınar Yayınları
- Rıfat Ilgaz ’ın Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra adlı kitabında adı geçen Asker Azem’in mektubu...

 

 

 

Eylül 2006- Bizim Sanat

 

 
< Önceki   Sonraki >