: : Çınar Yayınları

Anasayfa

Yayın Arama

Yayın / Yazar adı

Yayın türü:
 

Detaylı arama

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol


Kadir İncesu: Mehmet Saydurla Söyleşi Yazdır E-posta

 

Kadir İncesu: Mehmet Saydur ’la Söyleşi “Tam Üç Çuval, Bir Valiz Kitap İmzaladı...”

Mehmet Saydur ’un “ Rıfat Ilgaz ’lı Yıllar” adlı kitabı ikinci baskısını yaptı. İlk baskıdan pek çok olumlu eleştiri alan ve Rıfat Ilgaz ’la geçen sıcak anıların anlatıldığı kitabın yazarıyla söyleştik... Rıfat Ilgaz ’la tanışmanızla başlayalım isterseniz. Tanışmadan önceki ve sonraki düşünceleriniz nelerdir?

—Adı tehlikeli bir insandı bir kere. Sürekli izlenen, insanların tanışmaktan ürkütüldüğü ve uzak tutulduğu bir ortam vardı. Böyle bir ortamda o koca yazar Ankara , İstanbul’da değil de Cide’de halkının arasında yaşıyordu. Cide Postası , Kastamonu ve Bartın gazetelerinde yerelden genele yazılar yazıyordu. İnatçı ve itişken olduğu belliydi. Oysa fotoğraflarında asık suratlı, öfkeli bir duruşu vardı. Hem seviyor hem çekiniyordum. Yaptıkları ve yazdıklarıyla bizden biri; görünüşüyle uzaktaydı. 1082’de yayınlanan Yıldız Karayel romanı o kadar bizi anlatıyordu ki, duramadım, 1 Eylül’ün en sıcak ortamında Kastamonu gazetesinde tanıtıcı bir yazı yazdım. On baş-yirmi gün sonra gazetede adıma bir paket... Açtım, Ilgaz’dan... Yazımı okumuş, teşekkür ediyordu. Sonra mektuplaşmalar başladı. Koca yazar bir keresinde yedi sayfa mektup yazmıştı. Derken 1984’de Ankara’da yüz yüze geldik. O da ne, yüzünden gülücükler eksik olmuyordu. Kafanızda onu koyuş yerinizi yıkıyor,  on dakikada senli benli iki sıcak dost oluveriyordunuz. Hatta yöresel sözcüklerle söyleşiye başlayıveriyor, kahkahalara boğuyordu. “Ayrılık” kavramına karşı gibiydi. Yatacağı zamana kadar her yere ilk tanışmamızda bile birlikte gittik. Sonra, “Ee, ben sabah erken kalkarım, saat yedide beklerim...” Anlatılması güç, böyle bir sıcaklık işte...

—Fotoğrafları sizi yanıltmış. Peki, inatçılığı ve itişkenliği...

—Umduğumun üç-beş katı üstünde... Hatta bir çıkarımda bulunarak 80.Yaş Törenindeki konuşmamda “İnatçılığı da Cide’den geliyor olmalı” diye bir söz attım. Konuşmasında bu söze değindi. Anasının yedince çocuğu olduğu için sütü yetmediğini, Kargacak Köyü’nden Kezban Teyze’nin keçilerinin sütüyle büyümüş olduğunu, anasının kızınca “Keçi inatlı! Keçi sütüyle büyüdü ya...” diye çıkıştığını anlatmıştı.

—Sizce memleketi Rıfat Ilgaz ’a gerektiği gibi sahip çıkabildi mi? Ilgaz’ın memleketine verdiği değeri memleketlileri ona verebildi mi?

—Yan yana bir dizi “Hayır”, sonra üçte biri kadar “Evet”. Yaşamının son on-on iki yılına kadar sahip çıkılamadı. 13 Nisan 1985’de adlarımızı değiştirerek ve gizlice Kastamonu’ya gidebildik. Etkililer, yetkililer konusu... Çağıran falan yok, çıkarma yapar gibi... Şehirde gezerken kimse tanımıyordu hemşehrileri Koca Çınar’ı. Üçüncü gün tanıyan bir kişi çıktı, o da “ispiyoncu” biriydi. Beşinci gün belediye sesyayarlarından duyuru ile (Şimdi İnebolu’dan taze balık geldi, gibi) imzaya başladı. O ne; kuyruklar, kalabalıklar... Dört gün sürdü, tam üç çuval ile bir valiz kitap imzaladı.

—O nasıl ölçü öyle?

—Sayısını bilmiyoruz. Ankara’daki dağıtımlardan toplamıştık. Kaç para tuttuğunu da bilmiyoruz. Kitapçının verdiğini aldık o kadar. Zaten amacı kitap satmak değil, imza atmaktı. O da fazlasıyla oldu.

—Son yıllarında memleketlilerinden değer görebildi yani...

—Umduğumuzun da üstünde. Her yıl bir iki kez Kastamonu’dan çağrılır oldu. Türkiye’de ilk kez 1990’da adı Kastamonu’da bir sokağa verildi. 1991’de 80. yaş töreni yapılan dört büyük ilden (!) birisi Kastamonu oldu, onun deyişiyle. 1993’te ise hükümet binasının bitişiğindeki restore edilerek kültür merkezi yapılan eski cezaevine adı verildi: T.C.Kültür Bakanlığı Kastamonu Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi... Bir cezaevi gediklisinin adıyla cezaevinden kültür merkezine... Bu olaylar bir şeyi kanıtlar gibidir; “sorun halka inebilmekte”derdi Ilgaz. İşte bu başarılınca arkası gelmişti. Hatta öylesine ki, ölümünden sonra adına şiir ve öykü yarışmaları düzenlenir oldu bu kentte. 2006 Mayısında da üç günlük sempozyum... Yirmi iki oturum, doksan altı bildiri...

—Memleketiyle ilgili yaşadığı tüm olumsuzluklara karşın, gerek sanatsal ve gerekse yaşamsal anlamda memleketinden kopmamıştır. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

—İki şeye. İlki, kişiliğinin ve buna bağlı olarak birikiminin (dil, gelenek, halkı tanıma vb) bu yörede oluşmuş olması. İkincisi de halktan biri olması. İkinci yönüyle bir ilk oluşturur belki de. Sınıfsal bakarken sınıfından kopmayan, gerçekçiliğinin gereği gerçeklerin arasında yaşayan ve o topluma bir şeyler katma kaygısı olan bir devrimci... Her yörede bir Rıfat Ilgaz olsaydı, bugünkü Türkiye başka bir yerde olurdu. İlk şiiri “Sevgilimin Mezarında” Kastamonu Nazikter gazetesinde, son yazısı da Bartın gazetesinde çıkmış olan bir yazar Ilgaz.

—Sevgilimin Mezarında adlı şiirinden söz etmişken yine ilklerden olan ve ilk kez sizin kitapta anlatılan Sazını Çalana şiirinin ilginç bir öyküsü vardı...

—Evet. Gelmiş geçmiş en büyük, en devrimci Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, Trabzon’dan dönerken Kastamonu’ya uğramıştır. Tarih 2 Temmuz 1928. İstiklal Mahkemesi Başkanıyken (yaşamında yazdığı tüm yazılar bunlardır) kendisinin de yazdığı, Kurtuluş Savaşı’nın ilk ulusalcı gazetesi Açıksöz’ün o günkü sayısını ister. Bir şiir ilişir   gözüne:Sazını Çalana. Çok beğenir, yanında bulunan Faruk Nafiz’e gösterir. O da beğenir. Bu şairle tanışmak isterler. Bulunur, karşılarına 17 yaşındaki Mehmet Rıfat çıkarılır. Konuklar şaşırmışlardır. Burada Mustafa Necati’nin sözü bence çok önemli:”Sazını Çalana şiirlerini yazarken senin gibi topluma seslenmesini bilen şairler istiyoruz.” Demiştir. Oysa, Atatürk’ün ölümüyle her şey değişmiş; Bakanın istediği şairler içeri tıkılır olmuştur. Başta da Rıfat Ilgaz...

—24 Haziran 1993’te Bartın’dadır Rıfat Ilgaz. Kitabınızdan öğrendiğimize göre ateşi 39,5 derece, nabzı 97’dir. İki saat sonra ise söyleşiye çıkacaktır. Yanında bulunan dostlarının üstelemelerine karşın söyleşiden vazgeçmez...

-Son söyleşisi oldu, sözünü ettiğiniz. Ilgaz, otelde yatağında kıvranıyordu. Bartın gazetesi sahibi Esen Aliş ile salona gittik, tıklım tıklım; bir şey diyemedik. Otele döndük, çok şaşkınım. Ilgaz anlamış olmalı ki yanına çağırdı, elimden tuttu. “ Ben burjuva yazarı değilim, ‘Özür dilerin, rahatsızlandım’ diyecek. Halkımıza söz verdiysek çıkarız. Yalnız sen konuşur, durumu idare edersin.”dedi. Çıktık. Dr. Sıtkı kürsünün önünde, gözünün içine bakıyor, fenalaşsa hop atlayacak. Ben konuşuyorum ya, bu kez de kızıyor. “Hani soru sormayacak mısın?” diye çıkışıyor. Bir soru soruyorum, uzun uzun ve zevkle konuşuyor. Bir daha bir daha... Gittikçe açılıyor. Doktora bakıyorum eliyle “çok iyi” işareti yapıyor. Uzadıkça uzadı söyleşi. Otele geldik, ateşi düşmüş... Böyle ilginç bir adamdı. Her şeyi olduğu gibi ilacı da halktı...

—Farklı bir kişilik, farklı bir şair yazar yani...

-Onun anlayışına göre şair, yazar, aydın toplumuna karşı sorumluydu. Edebiyat yaparken halkı bilinçlendirmeli, uyarmalıydı. “Sömürenden yana mı, sömürülenden yana mı?” sorusunu sık sık yineler, uğraşısının amacını ortaya koyardı. Emperyalizmin yeniden ülkeye girişine o yıllarda başkaldırmış, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’le Marko Paşa dergisini bu amaçla çıkarmış bir yiğit Kuvayi Milliyeciydi. Ağabeyi Çanakkale’de yaralı, Hemedan’da şehit düşmüştü. Kendisi, Kurtuluş Savaşı’nda Cide’de savaş bildirileri çoğaltmıştı. Bunlar okunup geçilecek şeyler değil, ateş düştüğü yeri yakıyor. Yılmaz bir kişilik, siperini terk etmeyen bir savaşımcı, son yıllarında tek ayaküstünde Anadolu’yu gezen bir Sokrates’ti sevgili Ilgaz Hoca... Bugünlerde Ilgaz gibi şairlere, yazarlara, aydınlara daha çok gereksinimimiz var...

 

Mehmet Saydur , Rıfat Ilgaz ’lı Yıllar, Çınar Yayınları, 2. Baskı, Nisan 2006.

Evrensel Kasım 2006

 

 
< Önceki   Sonraki >