| Kadir İncesu: Mehmet Saydurla Söyleşi |
|
|
| Yazar Administrator | |
|
Kadir İncesu: Mehmet Saydur ’un “ —Adı tehlikeli bir insandı bir kere. Sürekli izlenen, insanların tanışmaktan ürkütüldüğü ve uzak tutulduğu bir ortam vardı. Böyle bir ortamda o —Fotoğrafları sizi yanıltmış. Peki, inatçılığı ve itişkenliği... —Umduğumun üç-beş katı üstünde... Hatta bir çıkarımda bulunarak 80.Yaş Törenindeki konuşmamda “İnatçılığı da Cide’den geliyor olmalı” diye bir söz attım. Konuşmasında bu söze değindi. Anasının yedince çocuğu olduğu için sütü yetmediğini, Kargacak Köyü’nden Kezban Teyze’nin keçilerinin sütüyle büyümüş olduğunu, anasının kızınca “Keçi inatlı! Keçi sütüyle büyüdü ya...” diye çıkıştığını anlatmıştı. —Sizce memleketi —Yan yana bir dizi “Hayır”, sonra üçte biri kadar “Evet”. Yaşamının son on-on iki yılına kadar sahip çıkılamadı. 13 Nisan 1985’de adlarımızı değiştirerek ve gizlice Kastamonu’ya gidebildik. Etkililer, yetkililer konusu... Çağıran falan yok, çıkarma yapar gibi... Şehirde gezerken kimse tanımıyordu hemşehrileri Koca Çınar’ı. Üçüncü gün tanıyan bir kişi çıktı, o da “ispiyoncu” biriydi. Beşinci gün belediye sesyayarlarından duyuru ile (Şimdi İnebolu’dan taze balık geldi, gibi) imzaya başladı. O ne; kuyruklar, kalabalıklar... Dört gün sürdü, tam üç çuval ile bir valiz kitap imzaladı. —O nasıl ölçü öyle? —Sayısını bilmiyoruz. Ankara’daki dağıtımlardan toplamıştık. Kaç para tuttuğunu da bilmiyoruz. Kitapçının verdiğini aldık o kadar. Zaten amacı kitap satmak değil, imza atmaktı. O da fazlasıyla oldu. —Son yıllarında memleketlilerinden değer görebildi yani... —Umduğumuzun da üstünde. Her yıl bir iki kez Kastamonu’dan çağrılır oldu. Türkiye’de ilk kez 1990’da adı Kastamonu’da bir sokağa verildi. 1991’de 80. yaş töreni yapılan dört büyük ilden (!) birisi Kastamonu oldu, onun deyişiyle. 1993’te ise hükümet binasının bitişiğindeki restore edilerek —Memleketiyle ilgili yaşadığı tüm olumsuzluklara karşın, gerek sanatsal ve gerekse yaşamsal anlamda memleketinden kopmamıştır. Bu durumu neye bağlıyorsunuz? —İki şeye. İlki, kişiliğinin ve buna bağlı olarak birikiminin (dil, gelenek, halkı tanıma vb) bu yörede oluşmuş olması. İkincisi de halktan biri olması. İkinci yönüyle bir ilk oluşturur belki de. Sınıfsal bakarken sınıfından kopmayan, gerçekçiliğinin gereği gerçeklerin arasında yaşayan ve o topluma —Sevgilimin Mezarında adlı şiirinden söz etmişken yine ilklerden olan ve ilk kez sizin kitapta anlatılan Sazını Çalana şiirinin ilginç bir öyküsü vardı... —Evet. Gelmiş geçmiş en büyük, en devrimci —24 Haziran 1993’te Bartın’dadır Rıfat Ilgaz. Kitabınızdan öğrendiğimize göre ateşi 39,5 derece, nabzı 97’dir. İki saat sonra ise söyleşiye çıkacaktır. Yanında bulunan dostlarının üstelemelerine karşın söyleşiden vazgeçmez... -Son söyleşisi oldu, sözünü ettiğiniz. Ilgaz, otelde yatağında kıvranıyordu. —Farklı bir kişilik, farklı bir şair yazar yani... -Onun anlayışına göre şair, yazar, aydın toplumuna karşı sorumluydu. Edebiyat yaparken halkı bilinçlendirmeli, uyarmalıydı. “Sömürenden yana mı, sömürülenden yana mı?” sorusunu sık sık yineler, uğraşısının amacını ortaya koyardı. Emperyalizmin yeniden ülkeye girişine o yıllarda başkaldırmış, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’le Marko Paşa dergisini bu amaçla çıkarmış bir yiğit Kuvayi Milliyeciydi. Ağabeyi Çanakkale’de yaralı, Hemedan’da şehit düşmüştü. Kendisi, Kurtuluş Savaşı’nda Cide’de savaş bildirileri çoğaltmıştı. Bunlar okunup geçilecek şeyler değil, ateş düştüğü yeri yakıyor. Yılmaz bir kişilik, siperini terk etmeyen bir savaşımcı, son yıllarında tek ayaküstünde Anadolu’yu gezen bir Sokrates’ti sevgili Ilgaz Hoca... Bugünlerde Ilgaz gibi şairlere, yazarlara, aydınlara daha çok gereksinimimiz var... Mehmet Saydur , Evrensel Kasım 2006
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




